Sedat Dağan yazdı

Hayatta en acı şey kişinin yaşadığı hali tanımlayamayışı, bunu yakın muhiti dışında kimseye anlatamayışı. Ve dışarıdakilerin bunu anladığına dair bir belirti görmeyişi olsa gerek. Anlaşılan tanımlayamadığımız bir tünele girmişiz, bundan haberimiz bile yok.


Son birkaç aydır birey ve toplum olarak resmen hastayız. O kadar sersem bir hale gelmişiz ki ne hastalığımızı ne de çaresini bulabilecek bir zihin ve ruha sahibiz.... Bunun adı, tanımlanmamış bir iç göçüş olsa gerek.
Kürdistan illeri dışında yaşayan akraba, dost ve arkadaşlarımız sağ olsunlar, son günlerde çok sık arıyorlar bizleri. Nasılsınız? Haliniz, mahalle ve semtinizde durumlar nasıl? Ne olacak bu gidişatın sonu? Ve sorular, sorular… Sonra peşi sıra gelen Cevaplarımız… Allah sonumuzu hayr eylesin. Gördüğünüz gibi. Sanki tanklar geçiyor üstümüzden. Ya da hiç tanımadığımız bir mahlûkatın saldırısına uğramış gibi bir haldeyiz. Bu gidişat hiç iyi değil... Verdiğimiz cevaplar da, sorulan sorular kadar trajik. Çünkü umuda, yarına dair hiç de iç açıcı şeyler yok içeriklerinde.


Ve biz kütler millet olarak bu trajediyi sadece bu günyaşamıyoruz. Cumhuriyet öncesi tarih şöyle dursun. 1920-30’larda Babalarımız, Dedelerimiz, bu travmanın çok acı bir boyutunu yaşadılar. Ağrı, Dersim, Zilan, Piran, Sason… Ve isimlerini hatırlayamadığımız daha pek çok yerde yaşanan toplu katliamlar. Mecburi iskânlar, Toplu sürgünler. Şeyh Said ve arkadaşları, Seyit Rızanın şahsında toplu idamlar.


Biz bu kuşağın Kürtleri ise 1980-90’larda butravmanın bir benzerini yaşadık. O zaman Köyler mezralar yakılıp yıkılarak boşaltıldı. Sayıları on binleri bulan faili meçhuller yaşandı. Sıkıyönetim zindanlarındaki işkenceve hakihlalleri yere göğe sığmaz oldu. İnsanlar canlarını kurtarmak için çareyiişsiz, güçsüz, sefil bir şekilde batı illerinde göçmekte buldular. Farkına varmadan kendilerini bir asimilasyon canavarının kucağına atmış oldular…
Şu anda ise Kürtlerin şehirleri boşalıyor. Şehirlerde çocukların, sivil insanların yaşadıkları sokaklarda, caddelerde hendekler kazılıyor. Mayınlar, bombalar, tanklar, ağır toplar patlıyor.


Kundaktaki Bebekler, çocuklar, hamile kadınlar, yaşlılar ölüyor bu vahşi hesaplaşmada. Can güvenliği olmadığı için ölenleri gömemiyoruz. Aylar süren ablukalar ve sokağa çıkma yasaklarını yaşıyoruz. Ne yazık ki bu gün yaşadıklarımız dün yaşadıklarımızdan daha berbat bir tablo çiziyor


İbn-i Haldun coğrafya milletlerin kaderidir der. Kürdistan’ın kaderi tarih boyunca hep kan ve gözyaşıyla yazıla geldi bu güne kadar… Bu nedenle Kürt toplumunun hafızası bunun canlı izleriyle dolu. 


Fakat bu gün çok farklı bir durum var karşımızda… Bize vatandaşımdiyen. Silah ve mühimmatını vergilerimizle tahkim eden, babalarımıza, bize ve çocuklarımıza askerlik yaptıran, kendini bizim devletimiz olarak lanse eden bir gücün eseri olanbir dehşet tablosu ile karşı karşıyayız...


Güya bütün bunlar bizim için huzur ve güvenimiz için yapılıyor imiş. Bu insanlığa sığmayan, yıkım dolu bombardıman ve ölümcül operasyonlar sonrası bize huzur gelecek imiş. Birileri durmadan buna inanmamızı bekliyor. Bunaancak ya kiraya verilmiş beyinler ya da beyinsiz salaklar inanabilirler. Dünyadaböyle bir anlayış şu anda İsrail ve Suriye’de yaşanıyor. Nedense orada hiç kimse bunun halkın huzur ve güveni için yapıldığına inanmıyor.


Çünkü bu dehşetin ortaya çıkardığı tablo gerekçesini bütünüyle yalanlıyor. Yaşananlar insani ve hukuki bir temele oturmuyor... Zira kürt toplumunun ana çoğunluğu bu hendek olayını içselleştirmiş değil. Ancak dünyanın hiç bir yerinde meskûn mahallerde, sokakların arasında tank ve top atışı yapılarak böylesi sorunlar çözülmüş değil. Bu şekilde insanların can güvenliği sağlanmış değil. Ve bunun uluslararası literatürdeki tanımı bellidir. Bu bağlamda cevabını bulmamız gereken şey. Yaşadığımız nedir? Ne oluyoruz?


Dün, “Kürt sorunu benim sorunumdur. Bu şiddet, terör ve yasaklarla çözülebilecek bir sorun değil. Bunu kardeşlik çerçevesinde çözeceğiz…” Şeklinde beyanlar ile ceberut bir devlet aklı ve vicdanından şikâyeteden. Dindarlık ve Müslümanlık gibi iddiaları olan bir başbakan, oturduğu zemini 13 yıllık bir çalışmayla sağlamlaştırdıktan ve bu gün cumhurbaşkanı olduktan sonra, bu meselenin çözümünde insani olan her şeyi buzdolabına kaldırıp orada çürümeye terk etti… Şu anda ise sonuna kadar gideceğiz, diyor. Bu gün 1930’lu yılların milli şef barbarlığının bile denemeye cesaret etmediği yöntemlere başvuruyor. Yaptıklarını onaylamayan herkese, her şeye hain ve bölücü diyerek toplumsal huzurun içine en ağır bombayı kendi elleriyle koyuyor.


Belli ki birileri kulağına çok kötü üflüyor. Sahip olduğu güç ve potansiyeli çok kötü şişirip Kürtlerin üzerine salıyor. Öyle ki Kürdistana dayattığı dehşet karşısında PKK ve hendek olgusu çok sıradan bir bahane ve ayrıntı gibi kalıyor. Buradan da bu Devlet ve hükümetin halktan bir şeyleri gizlediği olgusu kendini ele veriyor. Ve bizler gerçekten de hazırlıksız yakalandığımız,hiç beklemediğimiz, acımasız bir savaşın can yakan soğuk ağrılarını yaşıyoruz.


Bütün bunlar gösteriyor ki biz Kürtler bir millet, bir toplum olarak artık top yekûn bir var olabilme mücadelesi ile karşı karşıyayız…


Çünkü bu devletin Kürtleri, yok etmek, asimile etmek veya kendisine boyun eğdirmek için verdiğiyüz yüz elli yıllık mücadeleye baktığımızda, bu mücadelenin kendi içinde çok tutarlı olduğunu görürüz. Gücü yettiği müddetçe Kürtlerleyönetme olgusunu asla paylaşmayacaktır. Kürtler, uzayın derinliklerinde bile kendileri için devlet, kanton, öz yönetim falan kurmaya kalkışırlarsa ve buna asla izin vermeyecektir. Ve bu devlet kendini korumak adına Kürtlere her şeyi yapabilme potansiyeline sahiptir. Zira her şeyi meşru görür. Çünkü asl olan devletin bekasıdır.
Hani biz dindar Kürtler bazen kendi kendimize yakınıyoruz ya. Ya hu ülkeyi bu gün yönetenler dindar adamlar. Bunlar bize bu vahşeti nasıl reva görürler. Müslüman bir vicdan bunu nasıl yapar? İşte bu kendi kendimizi kandırmanın en somut halidir.


Çünkü şunu asla hatırdan çıkarmamalıyız. Bu devletin başına kim gelirse gelsin, Kürtlerin lehine değişen bir şey olmayacaktır.


Bu devletin başına İster dini bütün ultra Müslim’in bir Kâbe imamı, ister bir kilise papazı, ister bir Şamanist isterse çağdaş sosyalist bir dile sahip bir devrimci bile gelsin, kürde yönelik pratiğinde hiç bir değişiklik olmayacaktır… Elindeki her argümanı kürde karşı kullanmıştır ve kullanacaktır.


Para, din, iman, siyaset, feodalite, güç, hukuk, rüşvet, ajan, jitem, korucu, faili meçhuller, asit kuyuları, Kürtleri satın alma, mevki, makam, silah, imha, abluka, sıkıyönetim, aylar süren sokağa çıkma yasakları, Gaz bombaları… Akla ne gelirse kullanır. Bütün bunları gerek geçmişte gerekse günümüzde ortaya koyduğu pratiklerde çok rahat görüyoruz. Devletin yaptığı tek şey, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl kullanması gerekiyorsa onu yapıyordur.
Eğer şu anda, geçmişte olduğu gibi toplu katliam yapmıyorsa bu, bunu yapmayacağı için değil henüz o aşamaya gelmediğimiz içindir. Çünkü geçmişte bunu somut olarak yapmıştır.


Bu gün kuzey Kürdistanda, şu anda yaşadığımız trajedi bir yönüyle Tevrat’ta geçen bir hikâyenin içeriğiyle bire bir örtüşüyor…


Aynı evde yaşayan iki kadın bir çocuk konusunda anlaşamıyorlar. Konuyu kral Solomon’a götürürler. Kadınlardanbiri: “Sevgili Kralım bu kadınla aynı evde yaşıyoruz. Önce benim çocuğum oldu. Beş gün sonra da onunki oldu. Orada sadece ikimiz varız... Bir gece bu kadın kendi çocuğunun üzerine yattı, çocuğu boğuldu. Sonra ölü çocuğu yanıma koyarak, benimkini aldı. Sabah uyanırken çocuğun öldüğünü anladım. Ölüye iyice baktığımda oğlum olmadığını anladım.”


Öbür kadın: “Hayır! Ölen senin çocuğundu. Canlı olan benimki… İlk kadın: “Hayır, canlı olan benim oğlum. 
İki kadın böyle tartışırlarken Kral Solomon: “İkiniz de yaşayan çocuğun sahibi olduğunuzu iddia ediyorsunuz… O halde bana bir bıçak getirin”


Bıçak gelir. Ve Kral : “Bu çocuğu ikiye böleceğim. İkiniz de payınızı almış olursunuz..”


Kadınlardan biri : “Kabul ediyorum. Çocuğu kesin, ben yarısına razıyım.”


Diğer kadın feryadı koparır: “Lütfen oğlumu öldürmeyin. Ona olan sevgimi burada anlatmam mümkün değil. Tamam, çocuğu kesmeyin, bu kadına verebilirsiniz.”


Bunun üzerine Kral: “Çocuğu Kesmeyin. Hakikat anlaşıldı. O çocuğun gerçek annesi öldürülmesini kabul etmeyendir. Çocuğu ona verin” der.


Ne yazık ki bu gün yaşadığımız trajedi tam da böyle bir şey.Kürtler toplum olarak ideolojik açıdan her iki tarafın da çocuğu değildir. Kendine özgü kadim bir geleneğin ürünü olan bir toplumdur. Sahiplik iddiası olan her iki taraf da tamamıyla ceberut ve tahakkümcü bir yaklaşımıiçinde. “Ya benimsin ya da toprağın” şeklindeki ruhsal bir patolojiyi yaşıyor. 


En kötüsü de her iki taraf da, benim olsa da olmasa da ölmelerinde hiçbir mahsur yok, şeklindeki fütursuz bir ruh halinin eylemlerini sergiliyorlar. Çünkü gerçek bir anne çocuğunun yaşaması uğruna bazı fedakârlıklarda bulunur. Feragat eder, merhamet eder. Evlat acısı bütün gayri insani eylemleri kilitler. Ama maalesef ortada bu anne rikkatini göremiyoruz…


Ve bu dehşet ortamında biz Kürtler, sahipsiz yetimler gibi ölüyoruz. Öylesine vahşi bir ölüm ki cenazelerimiz sokak ve caddelerimizin ortasında günlerce orta yerde kalıyor. İnsanca gömemiyoruz. Ve naaşlarımız kokuyor. Aslında yaşanan bu barbarlığa rağmen bizim naaşlarımız çok daha temiz. Kokan, insanlıktan çıkan bu sanal annelik iddialarının tam da yüreğidir, sözde insanlığı ve kirli beynidir.


Şimdi biz bütün bunları yazdık diye bazı sazan beyinliler dünü hiç hatırlamadan yüz yıllık bir günahı toplayıp son günlerde Kürt şehirlerinin sokaklarında kazılan hendeklere yüklüyorlar. 


Evet, Kürt halkının ana çoğunluğu da sokaklarına kazılan hendekleri asla onaylamıyor. Ancak bu halk şu soruyu herkese soruyor: Kürt meselesi barışçıl bir dille çözülüp bütün Kürtlerin hayatını esaret altına alan sorunlar ortadan kalkmış olsaydı, kim bu cesareti gösterip sokakların ortasına, kapılarının önüne hendek kazabilirdi?
Üstümüze karanlık bir gece çökmüş. Bu geceden aydınlığa nasıl çıkarız?.. Onun izlerini arıyoruz. Karanlık zirveyeulaşmadan aydınlığa çıkılamıyor. Bunu biliyoruz. Ama şunu da iyi biliyoruz ki toplumların yaşamında sürekli karanlık olmaz. Başımıza gelenlerin benzeri bizden öncekilerin de başına gelmiştir. Belki de hep birlikte aydınlığa çıkmamız için sınanıyoruz.


Biz Kürtler için millet olarak, bu karanlık tünelden çıkışımızın tek bir seçeneği var. Bize yönelik hiçbir merhamet işareti olmayan bu iki acımasız silahlı güce karşı topyekûn itiraz etme ve direnme hakkımızı en yüksek sesle kullanmalıyız. Eğer bu barbarlığa karşı milyonluk kitleler halinde sesimiz yükseltebilirsek ben eminim ki her iki taraf da kendine çeki düzen vermek zorunda kalacak. Ve bu kadar fütursuzca bu halka zarar veremeyecektir.


Bu zor günlerde onurumuz ve haklarımız için birlik ve direncimizi korursak, aydınlık yarınlar bizim olacak. Bu konuda en büyük kılavuzlarımızdan biri insanlığın ve atalarımızın bize miras bıraktığı tarihi tecrübedir… Bu tecrübeye inanıyoruz. Ve bundan yola çıkarak aydınlık yarınlar bizim olacak diyoruz.

Sedat Doğan
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İhtiyaç Sahibi Öğrencilere Kırtasiye Yardımı
İhtiyaç Sahibi Öğrencilere Kırtasiye Yardımı
Siverek'te Yangın Korkuttu
Siverek'te Yangın Korkuttu