İlk defa bu ülkenin güvenlik güçlerinin “ülkemiz” dedikleri şehir ve beldelerin sokaklarına tank ve toplarla ateş ederek, vatandaşlarının evlerini başlarına yıktıklarını gördük.

Advert

Bir Kürdün Allah'a olan Feryadı!

Yoruldum  patron.

 

Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek bir arkadaş. İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Onlar çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?

 

-Yeşil Yol filminden.

 

Ey her şeyin yaratan kuvvet olan Allah’ım,

Bu filmdeki repliği her gördüğümde trajedimiz sarar her yanımı. Ve bu nedenle intizarımı önce sana ederim. Ardından kelamındaki metaforlara dalarım: “Ben sizi taifeler halinde yarattım. Sonra kabilelere ayırdım…”(Hucurât-13).Dilleriniz ve renkleriniz onun ayetlerindendir…”(Rûm22.) diyor ayetlerin.

 

Bu da gösteriyor ki eğer isteseydin bütün dünyayı tek dil, tek millet,  tek bayrak ve tek vatan olarak yaratabilirdin. Demek ki o yüce kudretin de tekçi bir ceberutluğun zulmünü onaylamıyor.

 

Ey bütün kâinatın yegâne yaratıcı gücü!

Bundan hareketle soyumuzu Kürt olarak sen yarattın. Yine bu Kürtlerin bütün yaşamlarını, hatta dinlerini bile kendi dilleriyle tanımlamaya, sana Allah yerine Xwuda veya Yezdan diye hitap etmelerine sen izin verdin diyoruz. Ve ana dilleri Kürtçe dışında hiçbir bir dil bilmeyen-Müslüman-ümmi-köylü bir ailede dünyaya gelmemizi sen istedin, diyoruz.

 

Ümmi olan atalarımız ve ebeveynlerimiz yaşadıklarını sadece bazı imgeler üzerinden bize aktarabildiler. Bunları daha çok dengbejlerin, hikâye ve destan anlatıcılarının sembolik anlatımlarıyla aktarıyorlardı. Çünkü Türkçe bilmedikleri için Türk yetkililerle yaşadıklarını tam olarak aktaramıyorlardı.  Biz de anlayamıyorduk. Zira yaşadıklarımızı yazarak anlatmaya başlamayana kadar nasıl bir dünyada yaşadığımızı tam olarak bilmiyorduk…

 

Sala Xelâ Mezın (Büyük Kıtlık yılı ). Herbâ Mezın(Büyük Savaş).Herbâ Rus u Herbâ Çeneqqelê (Rus harbi ve Çanakkale harbi).Devrâ Sultana (Sultanlar Devri). Ferman u Kortıkafılla (Ermeni-Hristiyanların fermanları(Tehcir)ve Çukuru) .Devrâ Kemal u İsmet Paşa (Mustafa Kemal ve ismet Paşalar devri).

Fermana mala cemil paşa u İbrahimpaşayê millıki ( Cemilpaşa  ve milli Aşireti lideri İbrahim paşaların  fermanları). Fermana Şeyh said, Seyyit Rıza u Dallıkandınâwan.(Şeyhsaid ,seyid Rıza fermanlarıve idamları).ŞerrêMelleMıstefaBerzani(Molla Mustafa Barzaninin savaşı)…gibi.

En çok da Fekirî uTünnebunî(fakirlik ve yoksulluk) diyorlardı. Çoğunlukla bu olayları dillendiriyorlardı.

 

Sonra babalarımız, asker kaçağı oldukları veya askerlik yaptıkları yıllarda -özellikle Türkçe bilmedikleri için-yedikleri dayaklar ve maruz kaldıkları zulüm ve hakaret dolu hüzünlü öykülerini anlatırlarken, kendilerine nasıl hitap edildiğini de aktarıyorlardı. Kıyrığın nirde (Kuyruğun nerede?).Meğere nümeren keçtır? (Mağara numaran kaçtır?).

 

En çok da köylerine askerler gelince veya hiç beklemedikleri bir anda onlarla karşılaştıklarında, trajikomik kaçış öykülerini anlatıyorlardı. Sonra Türkçe bilmedikleri için kendilerine yapılan işkence, hakaret ve zulümlere ek olarak konuştukları Kürtçe kelime başına kendilerine kesilen ceza miktarı olan koyun-keçi, tahıl veya bağ mahsulünün nisap miktarlarını da anlatıyorlardı...

 

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım,

70’li yıllarda bizler artık ilkokul öğrencileriyiz. Daha önce bizlere metaforik olarak anlatılan bütün bu öykülerin bir devamı olarak artık ne hikâye ne de masal olan bire bir yaşadıklarımız giriyor yaşamımıza...

 

 

Bu devletten ilk dayağımı, ilkokul bir veya ikinci sınıfta iken yedim. Bunu başarısız bir öğrenci olduğum için değil ana dilim olmayan bir dili, yani Türkçeyi bilmediğim için yedim…

Sonra Kürtçe dışında hiçbir dil bilmeyen büyüklerimiz, okul okumayan akranlarımız,  kardeşlerimiz veya öğrenci arkadaşlarımızla evde, okulda, sokakta, dağ başlarında bile Kürtçe konuştuğumuzda, numaralarımız öğretmenlerin ajanları tarafından kara tahtaya yazıldığı için öğretmenlerimizden yedik. Arkadaşlarımızın yatırıldıkları falakalara veya mahkûm oldukları sıra dayaklarına tanık olduk.

 

Yine o yıllarda babam, köye gelen askeri arabayı, Müteahhit arabası sanarak iş bulmak umuduyla köy meydanına çıkıp askerlerle karşı karşıya kaldığında. Babam Türkçe bilmediği için, kendini komutan sanan bir mahlûkat tarafından, o çocuksu gözlerimin önünde, iki dişi birden kırılarak avuçlarına döküldü. Ağız ve burnu kan ile doldu.

 

70’li yılların sonunda ortaokul öğrencisiyiz. 12 Eylül darbesi öncesi Kürdistan’dan silah toplamak için çok yoğun baskınlar yapıldı. İşte bir şafak vakti evimize de yapılan ani bir baskında babam tekrar dövülüp hakarete uğramasın diye, Türkçe bilmeyen babam, Kürtçe bilmeyen komutan arasında tercüman olayım derken, sınıf arkadaşımın babası olan komutan efendiden hayatımın en çok ağırıma giden tokatını yedim. Sonra ben o çocukluk incinmesi ile sırf bu hakaretin, belki de o güne kadar bana anlatılan her şeyin bir intikamı olarak o arkadaşımı dövmek zorunda kaldım.

 

80’li yıllarda lise öğrencisiyiz. Kürtlerin yaşamına, devletin artık kader haline gelmiş merhametsiz vicdanına ek olarak bu sefer ona karşı silahlanan örgütlerin varlığı girdi. Merhamet damarları ölmüş bir devlet beyni ve yüreği yüzünden zulüm bir iken, birkaç tane olmaya başladı… Ve 12 Eylül darbesi ile hem bütün toplumun hem de Kürtlerin hayatla bağı olan bütün damarlarının kesildiği yıllardayız artık...

Devletin resmi kayıtlarına göre 80 ile 95 yılları arasında ortalama 50.000 insanın ölümü. Hala adalet bekleyen 17.500 faili meçhul olay dosyasını. Boşaltılmış, yakılıp yıkılmış,  hak-hukukları hala verilmemiş 3000-4000 Kürt köyü. Perişan bir halde yer yurdunu terk etmek zorunda kalan 3 milyonu aşkın Kürd insanın kaydı geçiyor... Ve haddi hesabı olmayan Kürt infazları, asit kuyuları, hapishanelere yolu düşen, sorgu ve işkencelerden geçen 1 milyon üzerinde ağırlığı Kürd olan insan yazılıyor kayıtlara, hafızalara…

 

80’li yılların ikinci yarısında liseyi bitiriyoruz. Üniversiteyi kazanıyoruz. Memur olarak hayata atılıyoruz… Sonra her şey ters dönüp bütün kazandıklarımız adeta dökülüveriyor... Çünkü köy boşaltmaları bizi de vuruyor. Biz de zorunlu bir göç yaşıyoruz. Bu göçü yaşamadan önce orta halli bir aile idik. Hatırı sayılır bir sermayemiz vardı… Eğer bu talanı yaşamasaydık, bu gün bizim de yaşamımız çok farklı olacaktı... Ama olmadı. Çünkü yine Kürtlüğümüzden dolayı bağlandı el ve ayaklarımız. Tıkandı geleceğimiz.

 

Can, namus ve mal emniyeti için batı illerine -Osmaniye’ye sığınıyoruz.15 kişilik Ailenin Türkçeye hâkim tek ferdi olarak ailenin mecburi reisi konumuna düşüyorum. Çünkü ebeveynlerim ümmi. Küçük kardeşim asker, evde evlilik çağında üç bacım var...

 

Bu yüzden, aileyi korumak adına kariyer ve ikbal hayallerim adeta felç oluyor… Ailece yapabileceğimiz işlere yöneliyoruz. Tarım, Sebzecilik, mangal kömürü üretimi gibi işlerle uğraşıyoruz…

Bir kaç yıl dağ başlarında, ormanların derinliklerinde kurulan naylon çadırlarda, sosyal yaşamın hemen her şeyinden mahrum, ilkel yöntemlerle kurgulanan bir yaşama mahkûm oluyoruz. Sonra biraz toparlanınca yerleşik bir hayat için ticarete yöneliyoruz. Fakat muvaffak olamıyoruz.

 

Oralarda yaşadıklarımızı özetin özetiyle anlatalım. Aracımızın plakasından dolayı, suçsuz sebepsiz yere, dört kişi tarafından yolumuz kesilip linç edilmeye çalışılıyoruz. Her aramada kimliğimizden dolayı, saatlerce sorgulanıyoruz. Bütün insani haklarımız çiğneniyor, olmadık hakaretlere maruz kalıyoruz. Dün iyi Türkçe bilmediğimiz için bu gün ise iyi bir Türkçe konuştuğumuz için hırpalanıyoruz…

 

Ve 2005 yılında yeni bir göç kararı ile doğduğumuz topraklara geri dönüyoruz. Diyarbakır merkezde bir varoşa yerleşiyoruz. Çünkü imkânlarımız buna yetiyor. Bu sefer kendi yurdumuzda hayata tutunma savaşına giriyoruz. Özel ve yarı özel kurumlarda hesap işlerine bakan bir çalışan olarak yaşamımızı sürdürüyoruz. Doğrusu Kürt sorunun çözümsüzlüğünün doğurduğu bu vahşi şiddet olmazsa, döndüğümüze hiç pişman değiliz. Çünkü burası ile tanımlayamadığımız çok garip ve sıcak bir bağ kuruyoruz.

 

Bu arada kendilerini en iyi Müslüman olarak pazara sürenler, şeytanı bile şaşırtacak siyasi bir hile ile bizi kandırmışlar. Hedeflerine erişebilmek için ruhumuz bile duymadan bizi kullanmak istemişler.…Yüz yıllık bir umuda hasret bütün Kürt toplumu gibi biz de bunların bu meselemizi, yani Kürt sorununu gerçekten de insancıl bir şekilde çözeceklerine ve cidden barışı getirebileceklerine inanmışız…

 

Çünkü işin başında bize şunu söylediler. "2005’te bu sorunlar hepimizindir. Kürt sorunu, bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur. Benim de sorunumdur. Bu meseleyi evvel Allah biz çözeriz. " dediler.

 

Sonra çok iyi anlaşılıyor ki, bunlar “Gavur”ların bile yapamayacağı şeyleri yapacaklar. Meğer her şey çok iyi kurgulanmış bir senaryo imiş… Köprüyü geçmek için millet olarak kullanılmışmışız. İşin iç yüzünü anlayana kadar olan olmuştu. Birileri bütün hazırlıklarını tamamlamış. Artık sadece düğmeye basmak kalmış. Ve basılınca kendimizi aniden vahşi katliamlar serisinin tam ortasında gördük. Katliam Suruç ile başladı. Diyarbakır, Ankara katliamı… Derken Erzurum’da Kürtler diri diri yakıldı.

 

Ve bu topraklarda binlerce yıllık tarihi deneyimlere rağmen, daha önce hiç yaşanmamış halleri yaşar olduk… Kürt halkının ana çoğunluğu, sivil bir yaşamın ortasında yaşanacak bir çatışmayı asla istemedi. Çünkü bu halkın kadim kültüründen gelen bir geleneği ve bir savaş ahlakı var. Şu ana kadar yaşadığı bütün savaşlarda, önce kadın, çocuk, yaşlı ve hastalarını savaş alanının dışında tutar. Sonra şehirlerini savunmak için gerekli hazırlık ve tedbire girişerek şehir ve beldelerini yıkıcı bir savaşa karı korumaya başlar… Bu kirli savaş, bu halkın bu insani hassasiyetini hiç kale almadı.

 

Bu gerçeğe rağmen Kürtleri kurtarmak adına silah kullanma iddiaları olan gençler, Kürt şehirlerinin sokaklarında hendek kazmaya başladılar. Ve o hendeklerde, yani Silvan, Derik, Cizre, Silopi, Nusaybin ve Diyarbakır Surda… Belki de sonucu belli olan bir ruh hali ile devletin silahlı güçleri ile çatışmaya başladılar. İşte felaket tam da burada koptu. Çünkü ortada hiç de adil olmayan asimetrik bir savaş hali vardı.

Sivillerin ve korunmasına dair uluslararası pek çok sözleşmede imzası bulunan bu devlet hendek meselesini bahane ederek sivil yaşamı bombaladı.

 

İnsanlar daha düne kadar barış umuduyla yaşarlarken bu gün kendilerini vahşet yüklü tablolarının tam ortasında, bir nobranlığın esiri olarak buldular. Bu nobranlık ömrümüzün pek çok ilklerini içinde barındırıyordu.

 

İlk defa bu ülkenin güvenlik güçlerinin “ülkemiz” dedikleri şehir ve beldelerin sokaklarına tank ve toplarla ateş ederek, vatandaşlarının evlerini başlarına yıktıklarını gördük. Roboski de 34 Kürt sivili uçaklarla bombalayan bu devlet olay kazaen olmuştur, demişti.

 

İlk defa camilerin, minarelerin tank ve toplar ile yakılıp yıkıldıklarını gördük.

 

İlk defa bir ülkenin güvenlik güçlerinin “ülkemiz” dedikleri yerlere, sözde huzur ve güven götürmek için yakıp yıktıkları evlerin duvarlarına nefret ve vahşet yüklü sloganlar yazdıklarını gördük.

 

İlk defa bir ülkede insanların üzerine bu kadar vahşice biber gazlarının sıkıldığı bir ortam yaşadık.

 

İlk defa bir ülkede yaralılarını hastahanelere yetiştirmek isteyen beyaz bayraklı insanlara, kadınlara ve çocuklara ateş edildiğini gördük.

 

İlk defa yerde bir ay bekleyen cenazeler gördük. İlk defa bozulmaması için buzdolaplarına konan çocuk cesetlerini gördük.

 

İlk defa bir ülkede yirmiden fazla yaralının ve en az beş ölünün bulunduğu bir bodrum katında insanların güvenliğini sağlamakla mükellef güvenlik güçlerinin insanların hastaneye gidişlerine günlerce engel olduklarını gördük.

 

İlk defa Allah’ın bu soğuk kış günlerinde 40-50 günü aşan sokağa çıkma yasaklarını ve ablukaları gördük.

 

Uzun soluklu tarihimizde daha önce benzer şeyler yaşanmış mıdır bilemiyoruz… Fakat şunu çok iyi biliyoruz ki, kendini fazlasıyla Allaha, kitaba, İslam’a, nispet eden bir Cumhurbaşkanı ve bir hükümetin başta olduğu bir ülkede, bütün bunları yaşamak biz Kürtleri gereğinden fazla üzdü. Ruh ve yüreklerinde Allah korkusu, onur, haysiyet, vicdan, insani vefa gibi değerleri hala diri tutan Müslüman Kürtleri, tanımsız bir hayal kırıklığına. Büyük bir yürek soğukluğuna itti. Ve çok derinden vicdani bir muhasebeye sürükledi.

Bu sorgulamanın sonucunda: Onların nezdinde insanlığımız, Müslümanlığımız ve kürtlüğümüzün ne ifade ettiğini yaşayarak görmüş olduk. Zira hem kitabında, hem insanlığın ortak mirası yaşam deneyimlerinin hiçbir yerinde birkaç “şaki” veya  “terörist “ yüzünden sivil yaşama bütün bunların yapılabileceğine dair hiçbir işaret yok. O zaman bize düşen sivilleri öldüren bu azgın savaşı ve bütün taraftarlarını insanlık vicdanında mahkûm etmek oluyor.

 

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım,

Yaşadığımız bunca şeye rağmen, hamd olsun ki biz hala Müslümanız. Çünkü biz başta anadilimiz Kürtçe olmak üzere, bütün dillerde sana kulluk edilebileceğini söyleyen bir dine inanıyoruz.

 

Ey sonsuz merhamet sahibi rabbim,

Ne olursunuz bu intizarımızı, yüz yılı aşkındır yaşadığımız zulüm ve adaletsizlikleri, bu ülkenin merhamet ve vicdan körü yöneticilerine, bizim adımıza iş tutanlara, doğru bir hak ve adalet olgusuna sağır dünyanın adalet mekanizmalarına bir türlü anlatamayan bir kürdün, sana olan kulluğunun bir yakarışı olarak kabul edin.

 

Ya rabbim,

Sen bütün bunları gördün. Ve Yaşanmalarına izin verdin. Ve ben hala Müslüman bir kulunum. Ben inanıyorum ki bu feryadımızı, bize yapılan bunca zulmün karşılığı olarak masumiyetimiz için bir zafere çevireceksin. Başka türlüsü senin adaletine asla sığmaz.

 

Senin bizi doğru anlayacağına ve bizi bu zulümden kurtaracağına dair inancımız sonsuzdur

Sedat DOĞAN

Sedat Doğan
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler