Yazarımız Tarık Sezai Karatepe yazdı

Göğü delercesine uzanmış çift minareli ihl rozetli ceketinle, Draman'dan Beşiktaş'a yol alan 'eski zaman otobüsü'ne binerdin; her durak yerinde bir karış toza bulanır, göz gözü görmezdi. 

Ekmeğini yağa banar, üzerini şekerler; ılık mılık dinlemeden son bardak çayını yudumlar; yel gibi koşarcasına, soluğu köşedeki simitçide alır…
Babanın birkaç çekiç darbesiyle, başına göre ayarladığı tepsiye üç yüz simidi dizer, Hacıhüsrev kahvelerinde, müşterisi belli masalara bırakırdın. 

Akşam baskısını almak üzere ana bayiye uğrar, iki koltuğuna kıstırdığın beş yüz gazeteyle Galata'dan Saraçhane'ye, oradan Karagümrük'e çıkar, avazın çıktığı kadar bağırırdın: “
“Yazıyor, yazıyor!...”” 
Ertesi güne gazete bırakmamak için, akşamın geç vakitlerine dek caddelerde nasibini bekler, nihayet yorgun bedenini eve zor atardın. 

Günün birinde manşete gözün takılmış; bağımsızlar hareketini ilk kez orada tanımış; on beş yaşın bıçkın delikanlılığıyla, bir solukta okumuştun. 
Neler yoktu ki!... 

Katsayı kalkacak; kamusal alan, halkın alanı olacak; Fetih'le, Anadolu'ya yayılan adalet ışığı, yeryüzünü kuşatacak; ağır sanayi hamlesi, ülkeyi dışa bağımlılıktan kurtaracak…… 

Sınırlar kalkacak; ırkçılık, bir insanlık suçu olacak; Şili'den Moğolistan'a zalimler kaçacak delik arayacak; lider ülke, küllerinden yeniden doğacak; “
“Diyar-ı Dicle'de bir kurt kapsa koyunu / Gelir, Adl-i İlahi, Ömer'den sorar onu” güvenin teminatı olacak… 

Artık kimliğini bulmuş; Akıncı ruhu benliğini sarmıştı. Okuyor, okuyordun; müsamerelere çıkıyor, sahne alıyor, bilgi yarışmalarında zirveyi kimselere bırakmıyordun. 
En çok da, ilkokul öğretmeninin vaktiyle:
”İmam- Hatip'i bitirip ölü mü yıkıycan!” sözü ağırına gitmiş, “Keser döner, sap döner; bir gün de hesap döner” deyivermiştin içinden.… 

Yüksekokul okumak için lisenin fark derslerini vermiş, hedefine kilitlenmiştin. 
Fatih'in Istanbul'u fethettiği yaştaydın!
Büyük Şeytan, Vietnam batağına saplanmış; Anadolu yeni bir kurtuluş hamlesiyle şaha kalkmış; Bitlis'in Mutki, Diyarbakır'ın Lice, Trabzon'un Vakfıkebir, Yozgat'ın Yerköy, Edirne'nin Meriç… kalkınma bayramını doyasıya yaşamıştı. 

'Savunan adam' bir gün seni sormuş, aynı dergahta çorba içmiştiniz. Istanbul'un Akşemseddin'i Kotku Hoca ikinize de nasihatler etmiş; ondaki cesareti, sendeki vizyonu yüzünüzden okumuştu. 

İlim, ahlak, cesaret... Sana hayat veren üç altın kuraldı; derken, ömrünün en acı gününü yaşadın, bir şubat soğuğunda… 
Üç genç, aynı meydandaydınız!… 
Fethin mimarı, sen ve yaşıtın Metin!…
Satılmış bir adamın kurşunuyla, al kanlara boyanan mermere bakarken ahdetmiştin, cahiliye ırkçılığının kökünü aynı yerde kazıyacaktın… 
Yiğit düştüğü yerden kalkardı!… 

MSP’nin anahtarlı amblemi, duvarlarını süslemişti.
‘Ne sağda, ne solda, Hak yoldaydın’; çünkü vatan toprağında kan gövdeyi götürüyor…
Son kullanma tarihi gelen töreleniyor; soyadı kendinden menkul, sol gösterip sağ vuran ihtilalciyle, sağ gösterip sol vuran partneri köyleri, okulları, fabrikaları… bölüşüyordu. 

Alanlara çıkıp, Şairler Sultanı'nın: “
“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak”…” dizelerini haykırıyor; sokağın nabzını tutuyor, politikanın köle pazarından koparıp aldığın civanları düşünerek Yaradan'a hamdediyordun.
Bir canı daha kula kulluktan kurtarmıştın, bahtiyardın. Artık her biri, “Canların canı uğruna can vermeyi cana minnet sayacak bir genç”ti. 

Rüyaların gerçek olacakken, 12 Eylül’ün “Kalk!” borusuyla uyanmıştın.
Ülke nereye gidiyordu?
Tarlabaşı'ndan Taksim'e çıkarken yumruklarını sıkmış, çaresizliğin limanına demir atmıştın; bir yolunu bulup 'Savunan adam'a ulaşmalı, güven tazelemeydin.
Bir acı daha yaşamış, Dağıstanlı Zahid Hoca'yı yitirmiştin. 
Aylardır, siyah beyaz ekranlarda değerleriyle oynayan, 'ihtilalin olgunlaşması için, on bin canın telef olmasını bekleyen’ plaj ressamcısı Evren Paşa'ya inat; 
coğrafyamın insanı, Vezneciler'den Sultanahmet'e hayatı durdurmuş; yüz binler, gönül adamını Sevdiğine uğurlamıştı. 

Sana yeniden görev verilmiş, dünyanın başkenti Istanbul’u ilmek ilmek dokuyup, nakış nakış işlemiştin. 
Seninle gönül köprüsü kuranlar, Hindukuş'ta, Hayber'de, Kandahar'da tarih yazıyor, Rus ayısını inine sokuyordu. Büyük buluşmaya ramak kalmıştı. 

Sen bir seçimi kaybetmeyegör, Roman ağıdı Sütlüce'den Hacıhüsrev'e… oradan varoşlara yayılırdı. 
Gün oldu, kazandın. 'Savunan adam'ın gözünde dünya şampiyonuydun; inançlı kadronun titizliğiyle destansı hizmetler üretmiş; Ferhat misali dağı delmiştin. 

Çeşmeler artık kızıl akmıyor; Istranca'nın suları, kavrulmuş topraklara can katıyordu. 
Soyadı kanunu imdadına yetişen Gök-alp Ziya'nın dizeleri, senin ağzında suç olmuş; rejim, putunu yiyen zavallıya dönmüştü. 

Nihayet milyonların gözyaşı, sana başkentin yollarını açmıştı.
Ezilenlere dedinki bir gün:
“Ayrımız gayrımız yok, sizin derdiniz benle değil. Derdiniz, dovcons endeksini bir ileri, bir geri çeken 'beş yüzüncü yıl' Siyon sermayesiyle. 
Gelin, omuz omuza verelim; alın terinde boğalım onları. Istanbullu işçiyi, Gazzeli emekçiyle buluşturalım.
İşçinin hakkını alnının teri kurumadan ödeyelim! Sınırlar kalksın; Mohaç'la inkitaya uğrayan yürüyüşümüz için bir milat olsun bugün! 

Dün yanımdaydınız; çünkü sizinle yürek dilimiz aynı idi; bir fetret dönemi yaşadık hep birlikte; eski(meyen) dostlarım işte burada!

Haydi, hep beraber çağın Hılful Fudul'ünü kurup, çıkalım alanlara; 'dumanlı hava' anketörlerine inat, Taksim'de halay çekip, yeni bin yıllara yelken açalım. 
O'nun hür yarattığını tutsak etmek isteyene “Dur!” diyelim! 

Gemi su almadan!

Tarık Sezai Karatepe”

Tarık Sezai KARATEPE
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Bıçakçılar Bayram mesaisine başladı
Bıçakçılar Bayram mesaisine başladı
Siverek'te Kurbanlıklar Pazara İndi
Siverek'te Kurbanlıklar Pazara İndi