ACIYI KANIKSAMAK…

Başyazarımızdan Ayşe Tanas Yazdı: Acıyı Kanıksamak

ACIYI KANIKSAMAK…
Advert

Gündem katliama ilişkin haberler, videolar, kayıtlar, fotoğraflar, yazılar, bildirgeler, isyanlar, eylem çağrıları, kınamalar, diyaloglar, kaynaklar,  bilimsel açıklamalarla dolu. Kan donduran yeni vidolar ekleniyor patlama anının kayıtları arasına. Barış yürekli gençler halay çekerken bombalar patlıyor. Ortalık kan revan. Halaylarda söylenen türkülerde ki yerini aratmıyor artık Ankara tren Garı’nın önü. Orası artık yüreklerdeki ‘Kanlı meydan’.  Aynı sabahlardan biri daha rutin akışında usulüne göre yaşanıyor. Sıcak yataklarımızdan kalkıp yakınlarını kaybetmiş ailelerin Ankara’nın eylül ayazında adli tıp bahçelerinde gece boyunca parçalanmış bedenlerin ceset torbalarına bakıp kendi evlatlarının ölü bedenlerini teşhis etmek için çaresizliklerini nasıl umuda dönüştürmeye çalıştıklarını izliyoruz ajans haberlerinden. İçimizdeki acı, konforlu kanepelerimizde otururken boğazımızda düğümlenip göz bebeğimizde kuruyan iki damla yaşa dönüşüyor. Evlatlarımızı okula gönderirken haber spikeri duygu yüklü sesiyle Sebahat öğretmenin katliamın en küçük kurbanı olan öğrencisi 9 yaşındaki Muhammet Veysel Atılgan için yazdığı acı dolu mektubu okuyor. Hayalleri varmış Muhammet’in, avukat olacakmış. Muhammet artık çocuklarımızı okula uğurladığımız kapı eşiklerinde. Gazeteler kurbanların arkalarında bıraktığı acı dolu hikâyelerle dolu. Biz ileri teknoloji telefonlarımızla, uzun uzun anne-evlat sohbetleri yaparken Barış annesi Meryem Bulut’un acısı ocaklara düşüyor. Sabah kahvelerimizi güvenli ofislerimizde yudumlarken ölü sayısı 20 den 85’e 97’ye 128’e yükseliyor. Fotoğraf makinelerimizin kadrajında şimdi Elif Kanlıoğlu’nun annesi ile ağız dolusu gülüp ‘çirkiniz ama seviyorum’ adlı selfiesine takılıyor. Elif’in pankartta kalan son çığlığı ‘Güzel günler gelmez, biz güzel günlere yürümedikçe’ oluyor. Dilan Sarıkaya arkadaşının kucağında can verirken, teyzesi acısını bir çift ayakkabıyı bağrına basarak dindirmeye çalışıyor. Şimdi hepimizin ayakları ardında bir çift ayakkabı bırakan Dilan gibi çıplak. Bu ülkede yapılan her katliamın ardından olduğu gibi bu defada devlet kayıtlarında sadece rakam olarak kalacak güzel Dicle’nin ömrü daha 17’sinde su gibi akıp gidiyor. Sonra upuzun susmalarımız oluyor araya kocaman bir boşluğun düşüşü gibi. Tıpkı demiryolu işçisi Ali Kitapçı’nın cenaze töreninde eşi Emel Kitapçı ve oğlu Artun Siyah Kitapçı’nın sustuğu gibi. Sessiz kara bir çığlığa dönüşüyor kulakları sağır edercesine. Hayatımızda okuyamayacağımız kadar hissiyatı Emel Kitapçı’nın o buz gibi soğuk kaya gibi sert yüz ifadesinden okuyoruz. Diz üstü bilgisayarlarımızdan sosyal hesaplarımızın ana sayfalarına düşen köşe yazılarını okurken kuzenini kaybeden İlhan Taşçı’nın ‘Cenazesini bulabilenlerin sevindiği ülke’ başlıklı yazısını paylaşıp tamamlıyoruz günlük vicdan skorumuzu. Çünkü burası acının popülerleştiği bir ülke. Komşularımızla saat 5 çaylarımızda olay yeri ekibi gibi katliam üzerine yaptığımız tahmin içerikli uzun sohbetler esnasında üst komşumuz Hayriye Hanım televizyonun sesini açıyor. Yeni bir bilgi için gözler ekrana kilitlendiğinde Adli tıp önünden canlı yayın yapan muhabir yanındaki kurbanın akrabasına soruyor; 


“Cenazenizi adli tıptan alabildiniz mi?”


El cevap:  “Bizim yakınımız kayıp, ne hastanelerde ne de adli tıpta kaydı var. İçerde 6 tane tespit için bekleyen cenaze var 92 tanesinin kimliği tespit edildi. Bizim yakınlarımız içlerinde yok.”


Ve anlıyoruz ki ölü ve yaralılara birde kayıplar eklenmiştir. 


97’ nin 128’e tamamlandığı bu ülkede ölmek sadece bir rakamdır oysaki. Rakamların hikâyesi günlük işlerimizi tamamlamaya çalışırken sıradan bir anlatı olarak gazetelerde, sosyal ağlarda, haber ajanslarından geçiyor.


Sofralarımızı kurduğumuz sıralarda kanlı meydanda el ele bir yıllık evli Yılmaz Elmascan ve Gülhan Elmascan katlediliyor. Biz eşimize tuzluğu uzatırken onlar şahadet şerbetini içiyorlar.  Çocuklarımız üstünü örterken Başak Sidar Çevik üşüyor düştüğü yerde. İnşaat mühendisi olacakmış tıpkı bizim kızlarımız, oğullarımız, kardeşlerimiz,  komşu çocuklarımız gibi. Tüm haber kanallarında tarihe geçiyor anne ve babasının birbirlerine sarıldıkları keder dolu o fotoğraf karesi. Bir kelebek gibi kısacık ömrünü ana kucağından kardeş omzundan yoksun geçirmiş Berna Koç’un kimsesizliğine; binlercesi kimse oluyor. Yitirdiklerimizin bu topraklardaki kardeşlerimizden ibaret olmadığını; spiker Ahmed Alkhadi'yi anons ettiğinde anlıyoruz. Kocaman yürekli bir Filistinli acının ana vatanından gelip Ankara’nın en kanlı meydanında kendi ülkesi için dilediği barış umudunu yeşertmeye çalışıyor bekli de.
Ve sayı basamaklarıyla yitirilenlerin arttığı kanlı meydanda hikâyeler 128’ den  binlere çıkıyor. Kaybedilenlerin arkalarında bıraktıkları yarım hayatlardan başlıyoruz güne kaldığımız yerden.
İçimizi soğutup acımızı uyuşturacak bir haber bulabilme umuduyla saldırıyoruz tüm gazetelere, TV kanallarına. 


Şimdi tüm acılar, çığlıklar, sitemler susuyor.  Ekranda devletin bekâ sahipleri koca koca adamlar konuşuyor. Hayretler içerisinde akıl tutulmaları ile dinlediğimiz bir dizi basın açıklaması yapılıyor en üst düzeyden emir eline varana kadar.


- Emniyet 2 ay öncesinden 16 tane canlı bombanın varlığından haberdarmış.
- Suruç katliamcısının abisi failler arasındaymış.
- PKK ve DAEŞ anlaşmış.
- Bulgular DAEŞ ‘i işaret ediyormuş.
- Canlı bombaları eylem yapmadan yakalamak mümkün değilmiş.
- Partiler mitinglerini erteleme kararı almış.
- Güvenlik önlemleri Ankara Tren Garı önünde değil Kızılay meydanında alınmış.
- Güvenlik zafiyeti yokmuş.


Ve bunlara benzer onlarca açıklama çarpıyor kulaklarımıza. Mantığımız ve kalbimizin alamadığı açıklamalara mecbur bırakılıyoruz.


 Alışkanlığa dönüşmüş acının kekremsi tadı kalıyor dilimizde. Her ölüm erken ölümdür biliyoruz. Biliyoruz da bununla nasıl baş edeceğimize dair bir fikrimiz yok.  Başkasının acısı hayatta kalmanın, sevdiklerimize güvenle sarılmanın mutluluğuna dönüşüyor içimizde.
On yıllardır ölenlere borçluyuz. Bu borç onur borcu, özgürlük borcudur.  Bugün Ankara’da, Dün Suruç’ta, bir önceki gün Diyarbakır’da, Sur’da, Yüksekova’da, Silvan’da,  Dargeçit’te,  Nusaybin’de olduğu gibi. Bizim özgürlüğümüz ve çocuklarımızın geleceği için canından olan herkesin hikâyesi bilelim ya da bilmeyelim Mahkeme-i Kübra’da adalet terazimizin ölçüsüdür.

13.10.2015
Ayşe TANAS
aysetanas@hotmail.com

Ayşe Tanas
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Siverek’te Zihinsel Engelli Öğrenciler Hem Eğlendi Hem Eğlendirdi
Siverek’te Zihinsel Engelli Öğrenciler Hem Eğlendi Hem Eğlendirdi
Siverek'li Öğrencilerden Şehit Annesine Mektup
Siverek'li Öğrencilerden Şehit Annesine Mektup