Mahir Welat'la Roportaj

Hülya yetişen'in Mahir Welat'la yaptığı kurdistan-post'ta yayınlanan röportajı siz değerli siverekname takipçileriyle paylaşıyoruz

Mahir Welat'la Roportaj
Advert

Hülya Yetişen arkadaşımız bu ayki röportajını Mahir Welat’la yaptı. Welat, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın esir edilmesi sürecinde örgütün Rusya’daki birinci dereceden sorumlusuydu. Röportaj’da Abdullah Öcalan ve PKK’nin uluslar arası komplo diye tanımladığı bu sürecin Rusya ayağını, Öcalan’ın Kürdistan’a dönüş girişimlerini, Rusya’nın pragmatist ve tüccar politikasını, uluslararası esaret kapanının nasıl kurulduğunu, esir düşme nedenlerini, el yordamıyla yürüyen ve hiç olmayan Kürt diplomasisini anlatıyor. On iki yıldır sessizliğe gömülen Mahir Welat’ın o günleri anlatırken bugün ülkesi için çırpan yüreğinin atış seslerini ve çığlıklarını duyacaksınız. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.

      Mahir Welat (Numan Uçar) PKK’nin kuruluş yıllarında ilk kadrolar arasında yer aldı. 1970’li yılların ortalarında Abdullah Öcalan’ı tanıdı ve birçok kez evinde misafir ett.

PKK’nin faaliyet yürüttüğü bütün alanlarda çeşitli görevler üstlendi. Uzun yıllar PKK Merkez Komite üyeliğini yaptı. Örgüt içinde de “İhtiyar Mahir” lakâbıyla anıldı.

Uzun yıllar Suriye ve İran sahalarında kaldı. 1994 yılından sonra da Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) saha sorumluluğuna atandı. Bu alandaki çalışma halen de Mahir Welat’ın mührünü taşıyor.

     9 Ekim 1998 tarihinde Öcalan’ın Rusya’ya gelmesi ile birlikte Mahir Welat’ın kaderi de yeni bir sürece girdi. Öcalan’ın esir düşmesinden sonra örgüt tarafından dağa çağrılan Mahir Welat bir süre soruşturmada kaldı. Ancak daha sonra tutuklu bulunduğu yerden ayrılarak tekrardan BDT’ye gitti. Örgüt, uzunca bir süre kendisini Öcalan’a karşı yürütülen komplo sürecinde yer almakla suçladı.

     Arşiv toplumların hâfızasıdır. Hâfızası olmayan toplumlar geleceklerini de kuramazlar. Öcalan’ın esir edildiği süreç, Kürt ve Kürdistan mücadelesinde önemli bir dönüm noktası. Toplum kaderinin yeni bir evreye girdiği bu sürecin merkezinde bulunan Mahir Welat, Kürt toplumunun bu süreçteki canlı hafızasıdır.

Bu ayki röportajımızı, Kürt toplumsal mücadelesinin yeni bir sürece evrildiği dönemde önemli roller üstlenen Mahir Welat’a ayırdık. Sürecin bilinmeyenlerini birinci derecedeki aktörün ağzından okuyucularımızla paylasacağız.

 

 

 

-Hülya Yetişen- Sayın Mahir Welat, çok aktif bir geçmişiniz var. PKK’den ayrılalı 12 yıl oldu. Sanırım bu süre içinde basına yansıyan hiçbir açıklamanız olmadı. PKK’den neden koptunuz, neden inzivaya çekildiniz?

 

Mahir Welat- Öncelikle Kürdistan’da yürütülen Ulusal Kurtuluş Savaş’ında yaşamını yitiren şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyorum.

 

     Mücadele saflarını terk ettikten sonra benimle uğraşan çok sayıda güçler oldu. PKK, Öcalan’ın esir düşmesinden beni sorumlu tuttuğu için hem basın üzerinden beni suçluyor hem de daha değişik girişimlerde bulunuyordu. Öcalan’ın esaretinden sonra PKK’den ayrılan ilk kişi olmam nedeniyle başkaca güçler de benimle uğraşmaya başladı.

     Türk basını dışında Rusya, İtalya, Fransa, Almanya ve Yunanistan da epey benimle uğraştı. Bazı Kürt çevreleri de ilişki kurmak istedi. Hatta bazıları röportaj yapmak için günlerce uğraştı. Bütün bu girişimleri red ettim. Mutlaka ulaşmak isteyenler de olmuştur. Bunları da es geçiyorum.

     Devletler düzeyinde de benimle ilişki kurmak isteyenler oldu. Aleyhimde bu kadar kara propaganda yapılmasına ve ihanetçi olarak ilan edilmeme rağmen bütün bunları reddettim. Sessiz kaldım.

 

     Sessiz kalmamın gerekçeleri çoktur. Bir kere uğruna yaşamımı feda ettiğim halkımın ve onun kahraman evlâtlarına, mücadele şehit, gazi ve esirleri ile yaratılan değerlere ters düşemezdim. Bu değerlere zarar veririm kaygı ve düşüncesiyle sessiz kalmayı yeğledim. Şu anda bile endişeliyim. Zira mücadelemiz tarihi bir süreç yaşamakta ve ben mücadeleye güç vermek gerektiğini düşünüyorum. Kurdistan-post ru’yu sizi hem de yazarlarını mücadelemize ve dünya demokratik halk mücadelelerine karşı duyarlı bulduğum için kabul ettim...

     Bilindiği üzere PKK lideri Sayın Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi için başta ABD, Britanya, İsrail ve Türkiye Suriye’ye karşı savaş kararı aldılar. Suriye’den çıkmak zorunda kalan Öcalan’ı Yunanistan kabul etmeyince, PKK lideri sorumlu bulunduğum Rusya sahasına gelmek zorunda kaldı.

     Öcalan sonra İtalya ve Yunanistan’a gitti. Gönderildiği Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edildi. Öcalan’ın yakalanması olayında PKK üst yönetimi beni sorumlu tuttu. Örgütü bilgilendirmek üzere gittiğim kırsal alanda tutuklandım ve soruşturmaya alındım. 45 gün soruşturmada kaldım ve uzunca bir rapor yazdım. Bu raporda Öcalan’ın yakalanması olayında benimle ilgili kısmını ve çalışmalarımı detaylarıyla anlattım.

     Ancak raporlarıma cevap verilmedi. Bunun üzerine yönetime iki not yazıp gönderdim. Bir süre sonra soruşturmamı yürüten iki arkadaş geldi ve bana verdikleri uzun bir taslak çerçevesinde yeniden rapor yazmamı istediler. Taslakta Öcalan’ın yakalanmasında asıl sorumlu olduğum ve hatta ajan-hain olduğumu itiraf etmemi istiyorlardı.

     Sorulan soruların biçimi beni oldukça zorladı. Zaten Öcalan’ın esir düşmesinden dolayı derin bir üzüntü ve hatta psikolojik bir kriz içinde idim. Ayrıca hastaydım, fiziki olarak yıpranmıştım ve çeşitli hastalıklar baş göstermişti. Doktor ve ilaç talebim karşılanmadı. Kongre belgelerinin bana verilmesine ilişkin talebim de karşılanmadı. Sadece Osman Öcalan’ın aleyhimdeki konuşmaları ile bir kaç arkadaşın şahsıma ilişkin konuşmaları bana yazılı olarak verildi. Bir arkadaşın gizlice bana verdiği “Savaşı Durdurma Kararı“ haberi beni adeta yıktı. Oysaki ben o süreçte savaşın şiddetli bir şekilde yürütülmesinden yana idim. Öcalan’ın esir düşmesiyle dört parçadaki halkımızın birliği sağlanmış ve binlerce fedai savaşa hazır bekliyordu. Türk Devleti de şaşkındı. Ne yapacağını bilmiyordu. Savaşı durdurma ve bana karşı yaklaşımları benim içim kendilerini temize çıkarma anlamına geliyordu. Bütün bu durumlar safları terk etmemin nedeni oldu. İsteyen buna ayrılma, isteyen de kaçma der.

      İşin ilginç yanı Öcalan Suriye’den çıktıktan sonra dört aylık kovalamaca sürecinde esir düşmemesi için benim dışımda Parti Merkez Komitesi’nden tek bir kişinin zerre kadar bir çalışması olmamıştı. Parti Merkezi o zaman kongre yapıyordu. Bu süreçte neler yaptıklarına ilişkin halka açıklama yapması gereken Parti Merkezi’dir. Ferhat, Abbas, Cuma, Rıza ve Botan’ın mutlaka açıklama yapmaları gerekiyor. Çalışmalarını açıklamazlarsa suçlu olan ben değil, onlar olur. PKK Öcalan’ın uluslararası komployla esir düştüğünü söylüyor. Bu doğru. Ancak Osman Öcalan’ın öncülüğünde PKK içinde bana karşı da komplo yapıldı ve bu komplo halen sürüyor.

 

Hülya Yetişen- Öcalan Suriye’den neden çıkma kararını verdi? Karar alma sürecinde Merkez Komite ve Başkanlık Konseyi ile tartıştı mı? Örgüt açısından o süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Mahir Welat- 7 Ekim 1998 tarihinde Öcalan’a çalışma raporumu telefonla sunmaya çalıştığım bir sırada sözümü keserek «Gelişmeleri izlemiyor musun? Durumumuz çok ciddi. Suriye’den çıkmam gerekiyor. Oraya gelebilirim.» dedi. Ani bir olaydı. Öcalan'ın Suriye'den çıkışı ve o süreçte örgütsel anlamda yapılanların ne olduğunu bilmiyorum.

 

Hülya Yetişen- Öcalan, Rusya kararını neden verdi? Giderken hangi düzeyde karşılandı? Nerede konakladı? Hükümetin ve Rus Duma’sının yaklaşımı ne oldu? Neden kabul görmedi? Sizce Liberal Demokrat Parti Başkanı Jirinovski bir oyun peşinde miydi? Basın önünde anahtarlarını sallarken “Türkiye’nin anahtarı benim elimde” sözlerini nasıl yorumladınız, şimdi nasıl yorumluyorsunuz?

 

 

Mahir Welat- Bu telefon üzerine parlamento çalışmalarını yürüten Rüstem arkadaş Mitrofanof’tan randevu aldı. Mitrofanof Rus Parlamentosu’ndaki Jeo Politik Komisyon'un başkanı ve Jirinovski’nin partisindendi. Öcalan’ı da şahsen tanıyordu, Şam'da misafiri olmuştu ve bizim için iyi bir dost görünümündeydi. Ertesi günü Mitrofanof’la görüştüm. Hatta konuşmamız dinlenmesin diye televizyonu açıp sesini yükselttik. Mitrofanof, Jirinovski ile görüşelim önerisini yaptı. Bunun üzerine aynı gün Jirinovski ile de görüştük.

     Jirinovski her türlü desteğe hazır olduğunu söyledi. Duma’ya ve Başbakan Primakov’a mektuplar yazdı. Parlamentodaki diğer parti gruplarıyla da gün boyu görüşmelerimiz oldu. Bütün bunları ayrıntılarıyla Öcalan’a rapor ettim. Bunun üzerine neredeyse her saat başı Öcalan ile bağlantı içinde oldum. Öcalan’ı davet için Jirinovski adına bir davet de Yunanistan Hükümeti’ne gönderdik.

     Bütün bu çalışmalar yürütülürken telefonla Öcalan'a çalışma raporunu sunarken, Öcalan bana "Çaremiz yok. 15 dakika içinde size uçacağız" dedi. Jirinovski’ye notu ilettik. Jirinovski “Eğer havaalanında bir sorun çıkarsa kavga eder Öcalan’ı oradan alırız. Bürokratik sorunları da sonra hallederiz" dedi. Jirinovski, Mitranof ve çok sayıda milletvekili ile birlikte Havaalanına Öcalan'ı karşılamaya gittik.

      Öcalan Havaalanına Rozerin, Omer Oso Ve Mervan Zirki ile birlikte geldi. Öcalan dışında kimsenin vizesi yoktu. Öcalan Jirinovski'ye ait eve yerleşti. Bir kaç gün sonra Öcalan "telefon konuşması yapabilir miyim?" diye sordu. Ben telefonda konuşmasına karşıydım. "Kıyamet kopuyor Başkanım. Biraz bekleyelim" dememe rağmen Jirinovski "Her türlü çalışmanı yapabilirsin. Suriye'de yürüttüğün çalışmaların aynısını burada da yapabilirsin" dedi. O da bana "Bak adam diyor hiçbir sorun yok. Ama sen bana konuşma, diyorsun" dedi. Ben de Jirinovski işin ciddiyetinde değil, dedim telefonda uzun bir konuşma yapınca da MOSAD ve CIA yerimizi tespit etti.

     Rusya'da yürüttüğümüz diplomatik çalışmalar sonunda Ruaya Parlamentosu'nun alt kanadı olan DUMA, Öcalan'ın ilticasının kabulü yönünde bir karar aldı. Ancak Primakov Hükümeti bu kararı tanımadı. Bunun üzerine Öcalan'ın İtalya'ya gitmesi gündeme geldi.

 

Hülya Yetişen: Öcalan’ın Rusya’dan çıkıp İtalya’ya gitmesinin nedeni neydi? Bir süre İtalya’da kaldıktan sonra neden Rusya’ya geri döndü?

 

Mahir Welat- İtalya önerisini ben yaptım. Bu öneri üzerine Öcalan "Derhal Kani Yılmaz’ı ara. İtalya'ya gitsin girişimlerde bulunsun!" dedi. Kani İtalya'ya gitti ve bu işle Ahmet Yaman ile Akif Hasan'ı görevlendirdi. Girişimler sonuç verdi. Biz de bu ara boş durmamış, Öcalan'ı Kıbrıs Rum kesimine veya Yunanistan'a göndermeye hazırlanıyorduk. Aynı zamanda bunun tehlikeli olduğunu Öcalan'a da bildirdim. "Her taraftan sıkıştırılmışız. Başka çaremiz yok" dedi. Bu arada Ruslar'la epey sert tartışmalarımız oldu ve nihayet 12 Kasım günü Başkan'ı İtalya'ya gönderdik.

     12 Kasım günü Havaalanına gittiğimizde Ahmet Yaman ve İtalya'dan dost bir milletvekili geldi. Milletvekili bize " Şimdi önümüzde iki yol var. Öcalan ya bir süre gizli ve saklı kalacak. Ya da iltica başvurusunda bulunacak. Eğer iltica başvurusunda bulunursa Almanya onu isteyecek ve İtalya vermemezlik edemez. Tercih sizin" dedi.

Konuyu biraz Öcalan'la tartıştıktan sonra benim de önerimle iltica etme üzerinde karar kılındı. Protokol gereği Ruslar Öcalan'a Rus vatandaşlarına ait bir pasaport verdiler. Üzüntülerini belirttikten sonra eğer çaresiz kalırsanız geri dönebilirsiniz" dediler.

     Öcalan'ın isteği üzerine Öcalan, Mecit Mamoyan (Ermenistan Kürdü), Ahmet Yaman, İtalyan milletvekili bir yolcu uçağı ile İtalya'ya hareket ettiler.

 

İtalya hükümeti oldukça samimi davranmasına rağmen baskılara karşı dayanamadı. Kürt sorununun uluslararası bir konferansla çözmenin yollarını arıyordu. Gücü yetmedi.

 

     Bu arada Almanlar, Ermenistan bağlantısı üzerinden benimle görüşmeyi talep ettiler. Durumu Öcalan'a rapor ettim. Öcalan görüşmeyi kabul etmem için talimat verdi. Almanlar Rusya ve Almanya dışında bir yerde görüşmeyi talep ediyorlardı. Konuyu Kani Yılmaz'a açtım. Ancak Avrupa örgütümüz "Avrupa'ya gelme durumunda tutuklanacağımı söyledi" Durumu Öcalan'a aktardım. Öcalan bana "Gel! Benim durumum neyse senin de o olsun" dedi. Almanlarla görüşmek üzere İtalya'ya gittim. Sanırım Ocak ayınının ortalarıydı. Öcalan’ın talimatıyla Ermenistan Kürdü olan Mecit de gelmişti. Tercümanımız da Öcalan'ın yanında kalan Şafak isminde bir arkadaşımızdı.

      İtalya'da gördüğüm manzara korkunçtu. Çok sıkı bir gözetim vardı. O kadar ki merdivenlerden geçmek, tuvalete gitmek bile zordu. Adeta sarsıldım.

      Bu arada örgüt beni Mecit üzerinden ajanlıkla suçladığı için bu konuda da kısaca bir bilgi vermek istiyorum: Mecit, yurtseverlik yönleri de olan bir Ermenistan Kürdü’dür. Mecit'i 1995 yılı ortalarında tanıdım ve onu Avrupa örgütüyle tanıştırdım. Ancak daha sonra örgüt onunla ekonomi de dahil olmakla çok yönlü ilişkiler geliştirdi. Hatta Suriye'de bulunduğum 1997'de Şam'a geliyor. Öcalan'la görüşüyor. Ancak benim bundan çok daha sonraları haberim oluyor. Dolayısıyla örgütün Mecit ile daha sonra geliştirdiği ilişkilerden haberim olmuyor. Kaldı ki tekrar Rusya'ya dönmek üzere Öcalan'ın kendisi Mecit'i görevlendiriyor.

      Örgüt hem Ahmet Yaman'dan ve hem de Akif Hasan'dan şüpheleniyordu. Bu durumu Kani Yılmaz ile tartıştım. “Mademki güvenmiyorsunuz, neden başka arkadaşları görevlendirmiyorsunuz” dedim. Durumlar çok karışıktı. İtalya'daki koşulları görünce Öcalan'a İtalya'dan ayrılması yönünde önerilerim oldu. Ancak bana biraz bekleyelim dedi. Öcalan'ın tekrardan Rusya'ya dönmesine yönelik çalışmalar da Öcalan'ın talimatıyla doğrudan Mecit üzerinden yürütülüyordu.

      Akif Hasan ve Ahmet Yaman'ın Öcalan'a iki gün üst üste rapor vermemesi üzerine Öcalan, yetki ve görevleri devralmamı istedi. Dolayısıyla İtalya'da görevlendirilmem yılbaşından sonra oluyor. Bu arada İtalya Hükümeti sık sık açıklama yapıyor, bizim de çıkmamız için sürekli baskı yapıyordu. Daha sonra Öcalan'ın gitmesi için bir ülke hazırlandığını söylediler. Ancak ısrarlarımıza rağmen ülke ismini vermediler.

     Avrupa örgütümüz de bir çok ülkeyle temasa girmiş ancak hiçbir sonuç alamamıştı. ABD'nin baskıları sonucu hiçbir ülke bizi kabul etmiyordu. Açığa çıkan bazı suikast girişimlerinden dolayı Öcalan'ın İtalya'da can güvenliği tehdit altına girmişti. Rusya da geri almayı artık kabul etmiyordu. İşin gerçeği çaresiz haldeydik. Dünya bize daralmıştı. Bu arada Mecit Rusya'dan döndü. Bir yer bulununcaya kadar Rusların 15 günlüğüne yer verebileceklerini söyledi. Önümüzde iki yol vardı. Ya Öcalan tutuklu halde İtalya'da kalacaktı, Ya da Rusya'ya geri dönecekti. Mahmut Osman ve Bayan Mitterand gibi dostlarımız İtalya'dan çıkmamasını öneriyorlardı. Bu konuyu Öcalan'la tartıştık. Ne ben ve ne de Öcalan tutuklanmayı bir türlü kabullenemiyorduk.

      Bu arada KDP, İtalyan hükümetine Öcalan'ı suçlayan yüzlerce sayfalık dosyalar sundu. Bu nedenle tutuklanması durumunda uzun süre hapiste kalacağı endişesi bize hâkim olmaya başladı. Bu nedenle de Rusya'ya geri dönme kararı verildi. Şimdi bu durumda sormak gerekiyor. Bunun dışında başka tercih vardı da ben mi engel oldum?

Bundan sonraki süreç, Beyaz Rusya, Tacikistan, Ermenistan, Yunanistan ve Kenya ve Öcalan'ın esir düşmesiyle sonuçlanan bir süreçtir.

      Benim bu süreçten çıkardığım sonuç şudur. "Kürtlerin stratejik dostu yoktur". PKK'nin de uzman diplomat kişilikleri ve diplomasisi yoktur. Başta benim yürüttüğüm diplomasi olmak üzere PKK'nin bütün diplomasisi el yordamıyla yürütülmüş/yürütülmektedir. Olaylara hazırlıksız yakalanmamızın nedeni de budur.

 

     Öcalan Kürt halkının lideridir. Eğer ona yer bulunamıyorsa bundan dünya utanmalıdır. Öcalan'a dünyada yer olmaması aslında dünyada Kürtlere yer verilmemesinin somut görüntüsüdür.

 

Hülya Yetişen- Öcalan Moskova-Atina ve Roma arasında gidip geldi. O gidiş gelişlerin nedeni neydi? Hükümetler düzeyinde örgüt ne tür arayışlar içinde oldu? Ne tür önlemler aldı? Ayrıca B planından söz ediliyordu, neydi B planınız?

 

Mahir Welat- Türkiye'nin Suriye'ye savaş dayatması sonucu Öcalan Suriye'yi terk etmek zorunda kaldı. Dost olarak bilinen Yunanistan'ın Öcalan'ı hem davet etmesi ve hem de ülkelerine girişe izin vermemesi sonucu Öcalan, çaresizlik ve zorunluluk içinde Rusya'ya gelmişti. Öcalan bu durumda Rusya Devleti’nin izni olmadan yarı gizli bir biçimde Rusya'ya geldi.

     Öcalan'ın Rusya'ya gelmesinden 9 gün sonra Öcalan'ın telefonda konuşması MOSAD, CİA, MİT'in yer tespit çalışmaları sonucu Rus istihbaratı, onun Rusya'da olduğunu zorunlu bir biçimde kabul etmiştir. Öcalan'ın Rusya'ya gelmesinden sonra kalıcı veya uzun süre kalmasını sağlayacak tek güç Rus Parlamentosu’ydu. Daha doğrusu bizim diplomasi yaptığımız, yapacağımız tek yer burasıydı. DUMA'dan karar çıkartarak bunu da başardık. Aslında bu başarı Rüstem arkadaşın kurduğu düzeyli ve nitelikli ilişkiler sayesinde olmuştu. Yine bu karar, Rusya tarihinde resmi düzeyde Kürdler lehine alınan ilk karar niteliğini taşıyor.

     Başkanlık sistemiyle yönetilen Rusya'da hükümetin çıkarcı yaklaşımları ve ABD'nin ağır baskıları sonucu Parlamento’nun aldığı bu karar yaşama geçirilemedi.

     Rusya'daki yönetim boşluğu ve Jirinovski'nin cesur davranışı, Öcalan'ın Rusya'ya inmesine olanak sağladı. Daha önceleri biz Jirinovski'nin tavrını Rusya'nın Batı’ya karşı kulladığı bir kalkan olarak değerlendiriyorduk. Aslında bu belirlememiz doğruydu. Ancak başka çaremiz de yoktu. Jirinovski'nin tavrını belirleyici kılan Mitranov'un dostane yaklaşımıdır. Rus istihbaratının ağır baskıları sonucu Jirinovski etkisizleştirildi. Bizi üst düzey bir yetkiliyle görüştürdükten sonra da devreden çıktı. Yetkili de üç saatlik diplomatik söylevden sonra ülkelerini terk etmemizi istedi.

      Jirinovski, devreden çıkarıldıktan sonra Türkiye'ye gitti. Bilindiği üzere daha önceleri Türkiye ona vize bile vermiyordu. Jirinovski'nin Türkiye'ye neden gittiğini Mitranov'dan sorduk. Ancak doyurucu ve inandırıcı bir cevap alamadık. Jirinovski'nin Türkiye'ye gitmesi, patavatsız ve bizi zor durumda bırakan konuşmalarını değerlendirdiğimizde onun Rus Devleti’nin talimatları çerçevesinde hareket ettiğini gösteriyor. Daha açık bir ifadeyle Jirinovski Rusya'nın pragmatist çıkarlarının temsilini yapmıştır. İlk başta verdiği destek de onun deli-dolu tavırlarından kaynaklanmaktaydı. Öcalan'ın Kürtler ve devletler nezdindeki ağırlığının farkında değildi.

      Öcalan'ın Suriye'den çıkıp Atina Havaalanı’nda içeriye alınmadığı gün insiyatif kaybedilmiştir. Rusya'ya girişi ile biraz insiyatif kazandık. Rusya'da da bir hazırlığımız yoktu. Kazandığımız o küçük insiyatif, Jirinovski'nin devre dışı bırakılmasıyla da tümden yitirildi. Avrupa örgütümüzün çalışmaları da sonuç vermedi. Bir ara Hollanda gündeme geldi. İsmini şimdi hatırlayamadığım Avukatın Hollanda'ya girişi deşifre etmesiyle bu girişim de başarısız kalmıştır.

     Örgütün kollektif çalışmasıyla da hazırlanan bir B planı yoktu. Gerek Avrupa ve gerekse dünyanın diğer ülkelerinde yaptığımız tüm girişimler anında müdahale edilerek sonuçsuz bırakılıyordu. Güney Afrika ile ilişkiye geçildi. Yarım ağız bir söz alındı. Bütün ilişkilerimiz kontrol altındaydı. Hemen ertesi günü Tony Blair Güney Afrika'ya gitti ve orası da sessizliğe büründü.

     Her seferinde Öcalan'la birlikte bir iki arkadaşımız hareket ediyordu. Daha fazla arkadaşın bulunmasına izin verilmiyordu. Tedbir olarak da çıktığı her ülkeden bir temsilci de bulunduruluyordu. Bu tedbir aslında bir çeşit kontrol altında tutmaydı.

 

      Bu arada Beyaz Rusya üzerinde çalıştık. Prof. Şerefê Eşiri ve Hejarê Şamil arkadaşların çalışmasıyla bu girişimimiz sonuç verdi. Tam da bu sırada Rusya Güvenlik Bakanı'nın Beyaz Rusya'ya gitmesi ve Türkiye Savunma Bakanı İsmet Sezgin'in müdahalesiyle de bu çalışma sonuçsuz bırakıldı. Kanaatimce Türkiye'nin bu çalışmadan haberdar olması ve karşı girişimlerde bulunmasında Rusya'nın parmağı vardı. Beyaz Rusya'nın da Rusya'ya karşı koyacak gücü yoktu. Böylece bilinen sonla karşılaştık.

 

Hülya Yetişen- Öcalan’ın “Bir sonuç almazsak ülkeye geçer, Türkiye-İran-Irak sınırında üstleniriz” dediği doğru mu? Gerçekten öyle bir düşüncesi varmıydı? Var idiyse neden hayata geçmedi/geçirilmedi?

 

Mahir Welat- Öcalan’ın ülkeye gitme düşüncesi vardı. Bunun üzerine ber kaç sefer de tartıştık. Ermenistan-İran ve oradan ülkeye gitmesi konusunda diplomatik çalışmalar yürüttük. Bunu Başkanlık Konseyi ile de konuştuk. Kimlik bile hazırlandı. Ermenistan’a gitmek için Havaalanına vardığımızda Ruslar bahaneler uydurup kabul etmediler. Ermenistan yerine Tacikistan’a götürüldü. Aziz Cewo ve bir Rus yetkiliyle birlikte daha sonra tekrar Rusya’ya getirildi.

     Ruslar Öcalan’ı yeniden Suriye’ye göndermek istiyorlardı. Tek gerekçeleri izinsiz girişimizdi. Durumu PKK ve Suriye Devleti arasında yıllardan beri arabulucu olan Merwan Zirki ile tartıştım. Merwan Zirki “Eğer Suriye’ye gelirse kesinlikle Türkiye’ye teslim edilecek” dedi. Bunun üzerine Yunanistan’da bulunan Kani Yılmaz ve Ali Haydar Kaytan ile görüştüm. Bize “Yunanistan kabul etmeye hazırdır” dediler. Bu öneriyi Ruslarla tartıştık sonunda kabul ettiler.

     En son 29 Ocak günü Yunanistan’da bulunan Ayfer Kaya ile görüştük. Öcalan ben ve Aziz Cewo birlikte Leningrad Havalanı’na gittik. Öcalan’ı Yunanistan’dan gelen uçağa bindirdik.

      Ruslar Öcalan’ın Rusya hakkında konuşmaması için beni ve Azizê Cewo’yu rehin alacaklarını söylediler. O kadar zor durumda idik. Öcalan’ın Yunanistan’a sağlıklı bir biçimde ulaşması için bu isteği Öcalan’la tartışarak kabul ettik. Bunun üzerine Ruslar ben ve Azizê Cewo’yu rehin alıp bir eve haps ettiler. Açlık grevine girdik iki gün sonra serbest bırakıldık.

     Serbest kalır kalmaz Yunanistan’ı aradım. Her şeyin normal olduğunu söyleyip derhal ülkeye gitmem gerektiğine ilişkin Öcalan’ın talimatını ilettiler. Buna karşılık ülkeye gitmek üzere Yunanistan’da bulunan Ali Haydar Kaytan ve Kani Yılmaz “Başkan’ın durumuyla ilgilenecek hiç kimse yok. Kesinlikle gitme! Tüm sorumluluğu biz üstleniyoruz” dediler. Öcalan esir düşünce ben de üllkeye gittim. Soruşturmaya alındım. Sonrası biliniyor.

 

Hülya Yetişen- Öcalan’ın uluslararası komplo dediği esir edilme sürecinde Rusya’nın rolü neydi? Ne tür oyunlar oynandı? Öcalan ve Örgüt neden bu sürece ve olaya uluslararası komplo adını verdi?

 

Mahir Welat- Öcalan bütün bu olayları "Uluslararası Komplo" olarak değerlendirmiştir. Bence bu olay, uluslararası güçlerin Öcalan'ı ve PKK'yi devredışı bırakma operasyonudur. Uluslararası komplo, tanımlaması bence eksik bir tanımlamadır.

     ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) planı gereği tasfiyesine karar verdiği Saddam için kendisine engel güç olarak gördüğü PKK'nin tasfiyesine karar verilmesidir. Öcalan esir edildikten hemen sonrasında Saddam'ın tasfiyesine yönelik çalışmalara başlanması bu düşüncemi güçlendiriyor.

     Dost olarak bildiğimiz ülkelerin tümü Kürt ve Kürdistan sorununa stratejik değil, taktiksel ve güncel çıkarlar çerçevesinde yaklaşmışlardır. Suriye ve Türkiye’nin ortaklığı biliniyor. Rusya da Sovyetler’in yıkılışından sonra krizler yaşayan bir ülke. Yunanistan ise Türkiye ile birlikte bir NATO üyesi. Dolayısıyla dost bildiğimiz ülkelerin bize taktiksel yaklaşımı ve kendi ortaklarına stratejik yaklaşımı komplo olarak değerlendirmek bence doğru değil. Her ülke stratejik çıkarları çerçevesinde tutum takınmıştır. Hepsi bu. Bunu görmemiz gerekiyor.

 

Hülya Yetişen-Öcalan’ın esir düşmemesi için Örgüt ne tür tedbirler geliştirebilirdi? Hatanın özü nerede?

 

Mahir Welat- Öcalan'ın esir düşmesi olayında başta Öcalan olmak üzere benim de içinde bulunduğum Merkez Komite sorumludur. İçeride gerilla gücümüz, halk desteğimiz tüm hatalara rağmen hep güçlü olmuştur. Zaten PKK'de "direniş" söylemini dayanarak gelişme gösterdi. Dolayısıyla içte bir sorunumuz yoktu/yoktur. Mücadelemizde eksik olan uluslar arası destektir. PKK bu konuda hazırlıksızdı. Bunu Öcalan ile defalarca konuştum ve tartıştım. Hatta omuzlarındaki yükün hafiflemesi için bir önderlik kurumunun oluşturulması gerektiğini hep söyledim.

     Suriye'nin durumunu ve tutumunu da Başkan’la tartıştım. Sıkışma durumunda yedek alanların hazırlanmasını önerdim. Şimdi böyle hazırlıksız ve desteksiz kalmışken dünyanın peşine düştüğü Başkanımız için yapılacak fazla bir şey yoktu. Önemli olan öncesinde böyle bir hazırlığın yapılmasıydı. Örgüt olarak böyle bir hazırlığımız da hiç olmadı. Suriye'den çıkıştan sonra ülkeye gidebilirdi. Ancak bunun da bir güvencesi yoktu. Hatta bir çok tehlike içeriyordu. Hazırlık yapılmamasına ilişkin Öcalan'ın "Yetersiz yoldaşlıklar" deyimini bu anlamda doğru buluyorum.

     PKK Merkez Komitesi’nde yer almış biri olarak PKK'nin geçmişte yaptığı hatalardan ben de sorumluyum. Karşılığı neyse ödemeye de hazırım. Bununla bağlantılı olarak geçmişte PKK içinde yer almış, ancak ayrılmış olanların bu sorumluluktan kaçınmalarını da doğru bulmuyorum. Ayrılanlar da sorumluluğunu bilmeli. Tutarsız ve kötüleyici söylemleri doğruya işaret etmiyor. Herkesin sorumluluğu üstlendiği görev aldığı yetkiler kadardır. Bu bilinçle hareket etmelerini diliyorum.

     Birey olarak benim gücüm neye yettiyse, inancım neye elverdiyse onu yapmaya çalıştım. Bu açıdan da halkıma karşı sorumluluk babında kendimi vicdanen rahat hissediyorum.

 

Hülya Yetişen- Rusya’nın bir Kürt ve Kürdistan politikası var mıydı? Hangi düzeylerde temsil görüyordunuz? Bulunduğumuz süreçte Rusya’nın bir Kürt politikası var mı? Varsa hangi dinamiklere dayanıyor?

 

Mahir Welat - Kürtlerin Rusya ile ilişkileri Çarlık Rusya dönemine dayanır. Bu dönemde Bedirxanlar’ın Ruslarla ilişkilenmeleri ve destek talep etme durumları var. Ekim Devrimi’nden sonra da Enternasyonalizm adına ilişkiler sürdürülmüş.

     Mahabat Kürt Cumhuriyeti Ruslar’ın desteği ile kuruldu ve Ruslar desteğini çektikten sonra da yıkıldı. Bununla birlikte Kürdistan’ın bölünüp paylaşılmasında İngiltere ve Fransa kadar Rusya’nın suçu var. Zira Sovyetler’in Kemalist rejime desteği biliniyor. Cumhuriyet döneminde gerçekleşen Kürt isyanlarının katliamlarla bastırılması, TKP’nin Sovyetlerle sağladığı ilişki ve Rus desteği sayesinde olmuştur. En son olarak Öcalan’a karşı tutumu biliniyor. Rus dış politikası pragmatisttir. Ne kadar kullanır ve faydalanırım diye düşünür. Kurulan bütün ilişkiler taktik bir ilişki olduğu için hep güçlünün yani Rusya’nın menfaatine sonuçlanmıştır.

     Kürtler gerçekten de çok saf millettir. Haçlılar Anadolu ve Arap ülkelerini işgal ettiğinde yardıma Kürtler yetişmiş, Salahaddini Eyyübi öncülüğünde kurulan Kürt-İslam ordusu haçlıları İslam ülkelerinden söküp atmıştır. Kürtler Arapları, Türkleri, Farsları ve İslamiyeti kurtarmıştır. Sonuçta kurulan İslam devletleri de “Din kardeşliği” adına Kürtleri devletsiz ve örgütsüz bırakmıştır. Sosyalist ülkeler de Kürtlerin katliamına hep destek vermiştir. Günümüzde demokrasiye öncülük eden ülkeler sömürgeci zorba devletlere desteklerini esirgemezken, Kürtlere yönelik baskı, zulüm ve katliamları görmezden gelmektedirler.

     Şunu iyi bilmek gerekiyor. Kürtlerin öncelikle bir statüye ihtiyaçları var. Din kardeşliğine değil. Statülerini elde ettikten sonra kiminle yoldaş kiminle din kardeşi olacaklarına o zaman karar versinler.

     Günümüzde Rusya’nın bir Kürt politikası yoktur. Olan ilişkiler de çok geri ve taktik ilişkilerdir. Kürtlerin de ciddi diplomatik bir faaliyeti yoktur. Çin, Hindistan ve Rusya hızla gelişiyor. Kürtler geçmişten tecrübe çıkararak bu alanlarda profesyonel düzeyde diplomasi yürütmek zorundadırlar. Öcalan'a karşı operasyonun gerçekleşmesinde başta Rusya'nın rolü yoktu. Zaten Öcalan da Rusya'ya gizliden giriş yapmıştı. Ancak daha sonra Türkiye ve ABD'nin baskıları yoğunlaşınca, Rusya da bu işten pay almak istemiştir. Rusya'nın ikinci sefer ve geçici olarak Öcalan'ı kabul etmesi ise bilinçli bir politikadır. Esas olarak Öcalan'ı pazarlık konusu yapıp ABD ve Türkiye karşısında Çeçenistan, Türkmenistan ve Orta Asya politikalarında tavizler elde etmeye çalışmıştır. Öcalan ikinci sefer Rusya'ya geldiğinde Türkiye, İsrail ve ABD'den üst düzey diplomatlar da Rusya'ya geldi. Ermenistan'a gitmek üzere havaalanına geldiğimzde 7 saat burada bekletildik. Bu bekleme sürecinde "Primakov ve Olbright, bizim üzerimizden pazarlık yapıyorlar" değerlendirmesini yaptım. Öcalan da "Aynen öyledir" dedi. Rusya ABD'ye verdiği sözü yerine getirdi. Ermenistan'a gitmemiz gerekiyorken birden bire Tacikistan'a götürmeye karar verdiler. Bunun üzerine Rus yetkililerle kavga edercesine tartıştım. Öcalan bu kavgaya müdahale etti. "Köylüvari davranıyorsun" dedi. Çaresizlik içinde Rusların denetiminde hareket etmeye başladık.

 

Hülya Yetişen- Rusya ile bazı ilişkilerinizden söz ediliyor. Nedir bu ilişkiler? Rusya'ya ne zaman gittiniz, neler yaptınız, biraz detaylandırır mısınız?

 

Mahir Welat- Öcalan’ın esir düşmesi süreciyle ilgili sayısız kitaplar yazıldı. Bir kısım doğrular olmakla birlikte kitaplarda verilen bilgilerin tümü neredeyse çarpıtılarak verilmiştir. Öncelikle Öcalan’ı Suriye’den benim getirdiğim, İtalya’da iken ikinci kez ikna ederek yeniden Rusya’ya götürdüğüm biçimindeki iddiaların gerçekle hiçbir bağlantısı yoktur. PKK’ye yakın basın da beni bu konuda suçlayarak komploya dahil etmeye çalışmıştır.

1997 yılında Rusya Federasyonu’ndan ayrılarak Güney Kürdistan’a geldim ve burada parti çalışmalarına başladım. Bu arada Rusya’dan arkadaşlar aradı ve Rus yetkililerin benimle görüşmek istediklerini söylediler. Öcalan da görüşmemi istedi. Görüşmeyi telefon üzeri yaptım. Yaptığım görüşmede bizim yönetim de hazır bulunuyordu. Azizê Cewo bu görüşmenin tercümanlığını yaptı. Görüşmenin içeriğinim Öcalan’a rapor ettim. Bununla birlikte Ruslar’ın olaya taktiksel yaklaştığını, Rusya’ya gitmemin doğru olmayacağını, başka arkadaşların görevlendirilmesini istedim.

     Rusya ile 1995’te yaptığımız bir protokol vardı. O süreçte bu protokol yürürlüğe girdi. Protokol oldukça kapsamlıydı. Ancak çok kısa bir süre sonra Ruslar bu protokolü tek taraflı olarak iptal etti. Görüşme sonrasında bu protokolün Rusya’ya yeniden dayatılmasına ilişkin görüşümü Öcalan’a ilettim, o da kabul etti.

     Bunun üzerine Azizê Cewo’nun tercümanlık yaptığı ikinci bir görüşme gerçekleşti. Ruslar önerimizi kabul etti. Avrupa’da bulunan Kani Yılmaz ile birlikte görüşme hazırlıkları yapıldı. Ancak ben o süreçte grupların geçişiyle ilgileniyordum. Öcalan’ın talimatıyla Şam’a gittim. Öcalan bana “Hazırlan! Hemen Rusya’ya dönüyorsun“ deyince ben de 1997 ortalarında yeniden Rusya’ya döndüm.

     Döndüğümde Rus yetkililerle görüştüm. Ancak tavırları çok olumsuzdu. Böylece ilk görüşme sonuçsuz bitti. Durumu Öcalan’a rapor ettim. Bu görüşmeden sonra Rusya ile ilişkilerimiz teknik düzeye indi. Ancak parlamento düzeyinde diplomatik çalışmalarımız devam etti.

 

Hülya Yetişen-Aktif siyasetle uğraşmadığınız son on iki yılda PKK ‘bağımsız devlet’ perspektifinden ‘Demokratik Cumhuriyet’, ‘Demokratik Özerklik’ projelerine doğru evrildi. Bunun Kürt Özgürlük Mücadelesi açısından artı ve eskileri nedir sizce?

 

Mahir Welat - PKK, kurumlarıyla artık bir devlet gücüdür. Ancak PKK'nin gücü ile istemleri arasında derin uçurumlar vardır. PKK'nin istemi "Bağımsız ve Birleşik Kürdistan" olmalıdır. Ben Demokratik Cumhuriyet, Özerklik ve Kemalizm konularında PKK'den farklı düşünüyorum.

     Ayrıca ısrarla vurgulamak istediğim nokta, gerillanın Kürt halkı için bir güvence ve garanti konumunda olmasıdır. Bunun için gerillanın dağıtılması yerine büyütülmesi gerekiyor.

 

Hülya Yetişen- Kürt ve Kürdistan davasına uzun süre emek vermiş, diplomatik faaliyetlerde bulunmuş biri olarak, Kürt davasının bugününü ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?

 

Mahir Welat -Kürdistan uluslararası bir sömürgedir. Sosyalizm, İslamiyet ve demokrasi adına Kürtler katliamlardan geçirilmiştir. İnsanlık, Kürdistan’da işlenen suça ortak olmuştur. Bütün bunlara rağmen Kürtler varlıklarını ve onurlarını korumak için direnmişlerdir. Kürdistan’ın mevcut durumu dünyanın utancıdır. İnsanlığın utancı olan bu durum çözüm beklemektedir.

     Ben Kürtlerin tarihi bir süreç yaşadıklarına inanıyorum. Zayıf da olsa Kürdistan’ın bir parçası uluslararası bir statüye kavuşmuştur. Kuzey Kürdistan’daki halkımız da direniş içindedir. Kendisine kurulacak her türlü entrikayı da boşa çıkaracak bir güce erişmiştir. Gerilla yenilmemiştir, devlet büyüklüğünde kurumlaşmalar yaşanmaktadır.

İran ve Suriye Kürdistan’ında da halk belli bir duyarlılık ve bilince ulaşmıştır. Kısacası ülkemizin dört parçasında halkımız bağımsızlık özlemini gerçekleştireceği günlere yaklaşmıştır.

     Dünya da değişmiştir. Dünyanın egemen güçleri, gericileşmiş, kokuşmuş rejimleri bir bir devirmektedir. Ancak dikta rejimlerini sürdürmekte ısrarlı olan bazı gerici rejimler zaman zaman dünyanın egemen güçlerini de yanlarına alarak baskılarını sürdürmeye çalısmaktadırlar. Türkiye’nin durumu da budur. 20 milyonluk bir halkın meşru hak talepleri zulüm ve kanla bastırılmaktadır.

     Hindistan, Çin ve Rusya dünyada söz sahibi olmak istemektedir. Ancak bu gün için asıl yönlendirici ABD ve AB’dir. Kürdistan’a uluslararası sömürge statüsünü giydiren ülkelerin bugün için Kürdistan’a ilişkin herhangi bir politikalarının olmadığını düşünüyorum. Görülen odur ki Kürtleri kullanma politikaları devam etmektedir.

Asıl sorun Kürtlerin birlikte hareket etme sorunudur. Birlikten kuvvet ve güç doğar. Güç de insanı hedefine ulaştırır. Kuzeyde irili ufaklı başka partiler ve örgütler, bağımsız şahsiyetler vardır. İrili ufaklı derken bu partilerin halkımızın kurtuluşundaki çabalarını inkâr etmiyorum. Onlar da çokça bedel ödemiştir. Hatta PKK, bu yurtsever hareketlerin yarattığı mirası devralmıştır. Diğer bir ifadeyle bu örgüt ve partilerin bir çok değerli kadro ve tabanı, PKK’nin yürüttüğü mücadelede görevler almıştır.

     PKK, büyük bir harekettir. Ancak hem Kuzey Kürdistan ve hem de Kürdistan’ın diğer parçaları için Kürtlerin birlik olma konusundaki dar yaklaşımlarını bir türlü anlayamıyorum. PKK’nin bu dar tutumu bana Yezidiler’in içe kapanıklığını anımsatmaktadır. Bilindiği gibi geçmişte Yezidiler’e karşı uygulanan katliamlar, içe kapanmalarına neden olmuştur. Sosyal ilişkileri daralmış, marjinal hale gelmişlerdir. Türkiye, İran ve Suriye’nin PKK’ye dayattığı imhâ siyasetine bir de içeriden eleştiriler eklenince savunma pozisyonuna geçerek içe kapanmasına ve sorumluluklarını unutmasına neden olmuştur. İmhâ düzeyindeki baskılar ve içeriden eleştiriler PKK'nin ulusal çapta değil, dar örgüt yaklaşımıyla hareket etmesine neden olmaktadır.

     Oysa ki PKK’nin tam tersine hareket etmesi gerekiyor. Sömürgeci güçlerle açık işbirliği içinde olmayan her kurum ve kişiye karşı hoş görülü davranmalı, özgür eleştiriye karşı göğsünü açmaya cesaret göstermelidir. Asgari müştereklerde birleşerek, güç oluşturmayı bilmelidir.

     Birlik sağlanırsa, Kürtlerin bu tarihi süreçten zaferle çıkacağını görmek gerekiyor. Bu aynı zamanda PKK dahil herkesin zaferi olacaktır. PKK’nin gücü, artık Kuzey Kürdistan ile sınırlı değildir. PKK’nin bunu görmesi ve bilmesi gerekiyor.

     Dünya her açıdan değişmiştir ancak dünyanın Kürdistan'a ilişkin politikası değişmemiştir. Dünya Türk Devleti’nin zulüm politikasına hâlâ sınırsız destek vermektedir. Kürdistan da eski Kürdistan değildir. Diğer örgütlerin belli bir çalışması olsa da Kürdistan'da mücadelenin öncülüğünü PKK yapmış/yapmaktadır. Bunun için PKK'nin tasfiye edilmesi yerine ben daha da güçlenmesi, güçlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. PKK'nin tasfiyesi Kürt halkının özgürlük mücadelesinin de tasfiyesi anlamına gelecektir. Halkımızın bunu bilmesini istiyorum. PKK'nin esaret koşullarındaki önderliğine sahip çıkmasını da doğru bir tutum olarak görüyorum.

 

Hülya Yetişen- Bizim unuttuğumuz ancak sizin eklemek istediğiniz başka önemli noktalar var mı?

 

Mahir Welat- Öcalan'ın esir düşmesinden sonra Ferhat'ın (Osman Öcalan) önerisiyle Kongre benim durumumu değerlendirmeye alıyor. Kongrede bulunan delegelerden hiçbiri Öcalan'ın Rusya süreci hakkında hiçbir bilgiye sahip değil. Ferhat'ın aleyhimde konuşmasıyla her şey benim aleyhime dönüyor. Böylece soruşturmaya alınmam kararlaştırılıyor. Soruşturmaya alındığımda Abbas (Duran Kalkan) ve Mustafa Karasu benim yanıma gelerek benimle konuştular. Kongre sürecinde hazır bulunmadıklarını söylediler. Tesadüfen Cemil Bayık ile de karşılaştım. O da karar alma sürecinde hazır bulunmadığını söyledi. Böylelikle hakkımda alınan soruşturma kararının adil olmadığını bana hissettirdiler.

     Ferhat'ı çok iyi tanırım. Uzun süre benim denetimimde çalıştı. Çok kinci ve intikamcı bir kişiliği vardır. Bana karşı tavrı 1992 yılındaki Güney savaşına dayanıyor. O savaşta Ferhat teslim olmuştu. Ayrıca başka olumsuzlukları da vardı. Abdullah Öcalan'ın talimatıyla onu tutuklatmıştım. Eline fırsat geçince de intikam almakta gecikmedi.

     Güney savaşında Ferhat, Talabani'ye teslim olmuştu. Belki "ulusal bir bilinçle" teslim olmuştu. Ama "PKK bilinci" bunu reddediyordu. Ferhatı soruşturmak için Öcalan beni görevlendirdi. Öcalan ne derse, onu yapacaktım. Ferhat'ı sorguladım. Ferhat zorlu bir süreç yaşadı. İdam kararı verilmişti kendisi hakkında. Ferhat, kendisini soruşturdugum için boyle davrandi... İntikam almak istedi. "Komploda yer aldığım" biçimindeki esassız iddianın ve iftiranın gerçek gibi sunulmasında en büyük rolü Ferhat oynamıştır.

     Ben safları terk ettikten sonra benim için "Rusya'nın ajanıdır. Rusya onu kullanır’ söylemleriyle öldürülmem için bizzat saflara katılmasını sağladığım arkadaşlarımı gönderdiler. Önce bir kişi görevlendirildi, sonra bir ekip gönderdiler. Bunu duyduğumda adeta dünyam karardı. Beni öldürmek için görevlendirilen arkadaşlar sağdırlar, isterlerse olayı detaylı biçimde anlatabilirler…

     Benim Parti ile ilişki kurmaya ve geri dönmeğe hazırlandığım bir süreçte bu türden suikast girişimleri beni içe kapanmaya ve sessizliğe gömdü. Bu da insani bir reflekstir.

     O zamandan beri ilişkilerim çok sınırlıdır. Halkımın beni nasıl değerlendirdiğini de bilmiyorum. “Harekete zarar, halka verilen zarardır” anlayışı ile zarar vermeme gayreti içinde oldum. Yeri geldiğinde de korumaya çalıştım.

     Ayrıca, hakkımda resmi olmasa da parti kadrolarının yaydığı esassız bir propagandaya değinmek istiyorum. Kimi kadrolar TC’nin psikolojik ve özel savaş üslubuyla partinin paralarını alıp kaçtığımı, zenginleştiğimi, ticarete atıldığımı söylediler. Bunlar kesinlikle yalandır. Ben hayatim boyunca PKK’nin gelir kaynağının tümden halka dayandığı bilinciyle hareket ettim. PKK içinde de, safları terk ettikten sonra da partinin mali halkın malıdır, şehitlerin kanıdır bilinciyle yaşadım. Yaşam koşullarımı bilenler, defalarca bu esassız iddialardan sonsuz üzüntü duyduklarını ve bu gerçeklerin kamuoyuna yansıtılması gerektiğini söyleseler de sabrettim. Safları terk ettikten sonra ailenin yardımı, sınırlı ilişkide olduğum yurtseverlerin desteğiyle ayakta kalabildim. Şimdi de hanımın maaşı ve bireysel çabalarım ile kıt kanaat geçinmekteyim. Ekonomik olarak çok zorlandığım zamanlar olmuştur ancak kendi kişiliğimi korumayı bilerek ayakta kalmayı başardığım için mutluyum.

 

Güncel bir iki konuya da değinmek istiyorum.

 

     TC Başbakanı Erdoğan'ın Güney Kürdistan ziyaretini iyi okumak gerekiyor. Kürt özgürlük mücadelesi karşısında devlet ve hükümet ciddi bir kriz yaşamaktadır. Arap halkının özgürlük mücadelesini desteklerken, içeride de zulüm uygulamalarından vazgeçmiyor. Halkın en doğal ve masumane taleplerini zorla bastırmaktadır.

 

     Başta Taraf ve Radikal yazarları olmak üzere Türk basını Kürtlere akıl üstüne akıl vermektedir. Çok seslilikten, demokratlıktan söz etmektedirler. Kimsenin demokrasi veya çok sesliliğe bir sözü yok.

 

     Kürdistan'daki demokrasi karşıtlığını da PKK'ye mâl etmektedirler. Her hareketin kusuru vardır. PKK'nin de kusurları olacaktır. Bunları eleştirmek de doğru bir tutumdur. Ancak benim dikkatimi çeken bir husus var: "Bunlar neden PKK'yi ulusal taleplerini yükseltmesi için yapmıyor da, şurdan burdan bir şeyler bulup kötülüyorlar?" Bunun dostlukla alâkası yoktur.

 

     Uzun bir dönemden beridir PKK'ye alternatif bir hareket yaratılmak isteniyor. Bunun uluslararası boyutu da var. Devletin ve hükümetin bu doğrultuda çok yoğun bir çalışması var. Binlerle ifade edilen tutuklamalar, İslamiyeti kullanarak Kürtleri kandırmaya çalışmaları sonuç vermeyecektir. Halk hâlâ PKK'yi kendi iradesinin temsilcisi olarak görüyor ve bunda ısrarlı davranıyor.

 

      Newroz'la başlayan Sivil itaatsizliklere seçim etkinlikleri de eklenince AKP'nin Kürt krizi daha da derinleşecektir. Bu krizi aşmak için uysal liberal unsurlar yaratma çabasına girecektir. Kürdistan'daki mevcut koşullarda öyle uysal-liberal bir parti yaratılmasının koşulları yoktur. TC'nin hâlâ farklı biçimlerde devam eden imha ve inkâr siyaseti böyle bir oluşumun koşullarını ortadan kaldırmıştır. TC'nin uyguladığı politikalar sonucu Kürt milli burjuvazisi yok edilmiştir. Var olan komprodorlar da göbekten TC'ye bağlıdırlar. Bunların da Kürtlükle, Kürt davasıyla bir alâkaları yoktur. Zaten siyasal duruş olarak da başta AKP ve düzenin diğer partilerinde yerlerini de almışlardır.

 

      1970'leri düşünelim. Kürdistan'da Kürtlük adına ne vardı? Olanları da 12 Eylül Cuntası silindir gibi ezip geçti. Buna karşılık direnenler kazandı. PKK direndi ve bugünkü değerlerin yaratıcısı oldu.

 

      Botan ve Yaşar Kaya çok sesliliği dillendiriyorlar. Geçmişte Ferhat da burjuva bir partinin kurulmasının öncülüğüne soyunmuştu. Alternatif kendisi olacaktı. Şimdi aynı biçimde Güney güçleri de AKP Hükümeti’nin olumlu icraatlarından, Kürtlerin önünü açtıklarından söz ediyorlar. Hiçbir sıfatı yokken Yaşar Kaya'ya da protokolde yer veriyorlar.

 

     Tayyip Erdoğan'ın söylem ve ziyaretini iyi değerlendirmek gerekiyor. Kürdistan'ın başkentinde İbrahim Tatlısesi örnek göstererek Kürdlere hakâret etmiştir.

 

      Apê Yaşar, Bermal Malik’le uzun bir röportaj yapmıştı. Adeta coşmuştu. Kürt Özgürlük hareketini de hedef gösteriyordu. Ancak kazandığı bütün kariyerleri kimin ya da kimlerin sayesinde kazandığından, eski arkadaşlarından onlarca kişinin AKP tarafindan neden zindanlara atıldığından hiç söz etmiyordu. Belki unutkanlığından, belki de liberal bir partiye yol açıldığındandı....!

 

Hülya Yetişen- Bu söyleşiyle Kürtlerin yakın tarihinde önemli bir olayı açıklığa kavuşturduğunuzu düşünüyoruz. Verdiğiniz bilgiler için teşekkürler.

 

Mahir Welat- Biz kendimizi halkımıza fedâ etmiş insanlarız. Eğer hâlâ bir hizmetimiz olabiliyorsa bundan ancak mutlu oluruz.

Kurdistan-post

Mahir Welat
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler