Şu Kürtler ne istiyorlar?

Yazarımız Sedat Doğan yazdı

Şu Kürtler ne istiyorlar?

Söze başlamadan önce Diyarbakır Sur içindeki Tarihi Mınarâ Çarnıg (Dört ayaklı Minare)’a yapılan silahlı saldırıyı kınamak için yaptığı basın açıklaması sonrasında o minarenin gölgesinde bir suikasta kurban giden Kürdistan şehidi Tahir Elçiyi rahmetle anarak, bu saldırıyı her kim yapmışsa lanetleyerek insanlığın vicdanında mahkûm ediyoruz. Bu bağlamda Devleti ve hükümeti bu suikastı bir an önce aydınlatmaya davet ediyoruz.

Onurlu ve kalıcı bir Barışı arayan, insan hakları savunucusu, hukukçu kimliği olan bir insanın tam da barışı istediği an vurulması çokça acı bir tesadüf. Ne diyordu Rahmetli Tahir Elçi:

 

“Birçok medeniyete beşiklik, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar çatışmalar operasyonlar bu alandan uzak olsun diyoruz” Ve rahmetli “insanlığın mirası olan bu minareyi ayağından vurdular”,dedikten sonra alçaklar bu sefer onu başından tek bir kurşunla vurdular.

 

Eğer bu acımasız devlet, yüz yıllardır bu topraklarda barışın zemin ve içeriğini bu kadar oymasaydı, belkiTahir Elçi bu gün vurulmuş olmayacaktı.

Onu bir kez daha rahmetle anarak, bu saldırıyı yapanları lanetleyerek insanlığın vicdanında mahkûm ediyoruz. Umarız ki devlet, onun cenazesine kendi iradeleriyle katılan Kürtlerin oluşturduğu mahşeri kalabalığın ne anlama geldiğini çözebilmiştir. Ve bundan barışa dair gerekli adımlar çıkarabilmiştir.

 

-------O-------

 

Hakikatin çarpıtılması kime ne kazandırır?

 

22.11.2015 tarihinde İki Gazeteci, Halime Kökçe ve Fadime Özkan hanımlar, Amed’deki bazı Kürt Siyasi Parti ve STK temsilcileriyle birlikte ortalama 6 saatlik bir fikir teatisi yaptık. Onlara bu konudaki görüş ve taleplerimizi ilettik. Aşağıdaki yazı o günün bir gün öncesinden yazılmıştı. Satır arası notları ise o gün yazmıştık.

Bu haberin medyada yer alışından sonra özelikle Sosyal medyadan bazı haksız eleştiriler aldık. Birilerine kuyruk olmakla suçlandık. Ama buna rağmen sabrettik. Bekledik ki, o iki gazetecinin değerlendirmeleri ortaya çıksın. Gerçekten de hakikati ters yüz etmeden, halkın nabzını doğru bir şekilde kamuoyuna yansıtacaklar mı diye. Doğrusu söz ve beyanlarımızın büyük bir kısmını yazılarında dillendirmişler.

Ancak bazı cümleler ve beyanlar ise bütünüyle ters yüz edilmiş. Hiç kullanmadığımız cümle ve kelimeler bize mal edilmiş…

Bu işi bağlamından koparılan acı gerçekler, diye de adlandırabiliriz… Mesela ‘Bizden vazgeçmeyin!’ cümlesini ben hiç kimseden duymadım. Tam tersine devlet artık bizi gözden çıkarmış gitmiş, cümlesinin daha vicdani olduğuna kaniyimdir. Veya bu haliyle devlet ve hükümetin hiç kimsenin yaralarını asla sarmayacağı gerçeği idi. Ve oradakilerden hiç kimsenin devlete ve hükümete bu halleriyle bir rahmet falan okuduklarını asla duymadık. Bazı gerçekleri dile getirmek ayrı, birilerine rahmet falan okumak çok daha ayrı şeylerdir.

Peki, bu hanım efendiler barışçıl bir ruhla sarf edilen onca sert sözü nasıl bu kadar yumuşatarak suna bildiler? Barışın ruhunu tersinden okuyarak ve o sözleri bir algı atölyesinde yontup, yıkayıp çitileyerek bu hale getirdiler her halde. Kürtlerin kayda değir bir kesiminin temsilcilerini kamuoyunda devleti bu kadar temize çıkaran bir yumuşak huylular gurubu olarak göstermek kendilerine ne kazandıracak doğrusu çözmüş değiliz. Benim bildiğim en yumuşak bir barıştan yana olan onurlu insanlar yeri ve zamanı geldiğinde en sert bir savaşı yapabilme, en sert sözleri de söyleyebilme kabiliyetine sahipler. Ben eminim ki diğer arkadaşlar da şu anda yaşadığım çelişkiyi yaşıyorlardır. Sözü fazla uzatmadan okuyucuyu, gazeteci hanımların, benim yazdıklarım ve onların aktardıkları ile baş başa bırakayım. Örneğin Fadime Özkan’ın dünkü yazısında benim açıklamalarım şu şekilde yer almış:

 

“Bir İngiliz bir harita çizmiş, yüzyıldır kanıyor.

Sedat Doğan /Azadi Hareketi Disiplin Kurulu Başkanı

 

Bir deli bir kuyuya taş atmış kırk akıllı çıkaramamış sözü gibi Ortadoğu’da da bir İngiliz bir harita çizmiş, yüzyıldır kimse düzeltemiyor. Hâlbuki 1900’lerde bölgede ne Irak var, Suriye, ne Türkiye. Osmanlı var. Bir de Kürdistan var. Zihnimdeki çözümde bu dört parçanın bir şekilde birleştirmesi var. Federasyon mudur, gevşek sınırlar mıdır bilmiyorum. Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerlerde Kürtçe eğitim dili olmalı. Türklerin sahip olduğu haklara Kürtler de sahip olduğunu hissetmeli. Türkiye yeni hukukunu etnik vurgudan arındırmalı. Silah kimin elindeyse onunla konuşulmalı ama Kürtlerin hakları örgütle konuşulmamalı. Üçüncü göz mutlaka olmalı.”

(http://haber.star.com.tr/yazar/diyarbekir eadi-asitiy-ea-dixwaze-kek-ea/yazi-1072955 Diyarbekir êdi aşitiyê dıxwaze, Kekê!-30.11.2015-Fadime Özkan star gazetesi)

 

Takdir, özgür düşünebilen beyin ve vicdanlarındır. Zira her şey ortadadır.

                                                           -------O-------

 

 

Şu Kürtler ne istiyorlar?

 (Gazetecilerle yaptığımız görüşmelerdeki asıl notlarım)

 

22.11.2015/Pazar/Amed

 

“Dostlar merhaba,

 

Kendimi kısaca tanıtarak söze başlamak istiyorum. Ebeveyni hala Türkçe bilmeyen bir ailenin çocuğuyum. Liseyi bitirene kadar da Türkçeyi tam öğrendiğimiz söylenemez.

Ankara’da başlayan lise öğrenciliğim İstanbul’da bitti. İst. Pertevniyal Lisesimezunuyum. Marmara Ün. İlahiyat fakültesinden terkim. Maliye memurluğuyla başlayan memuriyet hayatım yine orada müstafi sayılmamla birlikte son buldu.

 

1990’larda başlayan köy boşaltmaları furyasıyla biz de zorunlu göç mağduru olduk. O zamanki gerekçe de tıpkı bu günkü gibi can güvenliği idi. Adana- Osmaniye’ye göçtük. Ailenin bildiği işler olan tarım ve orman işçiliği yaptık.13 yıllık bir göçmenlikten sonra ailem 2003’te köyüne döndü. Ben de Diyarbakır’a yerleştim. Korucuların baskısından dolayı 2007’de ailem bu sefer Aydına göçtü. Ben burada kaldım.

 

AKP’nin bir çıkış kapısı olacağı umuduyla 4 yıl AKP Diyarbakır il Başkanlığında muhasebeci olarak çalıştım(2004-2008).AKP’ye olan inanç ve güvenim hem yerelde, hem genelde somut olay ve olgular sonucu sıfıra düşünce, istifa ettim.

 

Mazlumder’i,  kuruluşundan beri yakından takip ederim.2004’ten bu yana ise Diyarbakır Mazlumder şubesibünyesinde hem üye, hem yönetici sıfatıyla insan hakları mücadelesine mütevazı bir katkı sağlamaya devam ediyorum.

2012’de Azadi( Kürdistan hak, adalet ve hürriyeti için İslami hareket)’nin kuruluşunda yer aldım. Halen aktif bir yöneticisiyim.

Lise yıllarından bu yana devam eden bir yazarlık ve şairlik serüvenim var. Basılmayı bekleyen beş eser sahibiyim.

 

Kürt meselesine giriş niyetine şu cümlelerle girelim:

 

-Kürtler ve Ortadoğu’nun karmaşık kaderi için şunu söylemek mümkün.

Eskiler: ”Bir kuyuya bir deli bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz…”demişler. Bu sözü söyle çevirmek gerek: ”Bir kuyuya bir akıllı bir taş atmış kırk tane deli, olmayan akıllarının yöntemleriyle bu taşı çıkarmaya çalışıyorlar…”

 

Yıllar önce okuduğum Papalagi –Göğüdelen Adam adlı bir eserden aklımda şunlar kalmış. Bir kızıl derili reisi Amerikan işgalcilerine şöyle haykırıyor: Beyaz adam Su,Ateş,Hava ve Toprağı büyük ruh sevgiyle bize verdi.Bize onları sen mi verdinki,bizden geri almaya çalışıyorsun?…”

Afrikalı liderlerden Jomo Kenyatta (Kenya Ulusal Önderi):

“Batılılar bize geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua edin sizi tanrıya ulaştıracağız dediler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi. Topraklarımız ise beyazların olmuştu. ...”

 

Bu sözleri Kürtlere, sizinle kardeşiz diyenlerin kardeşlik hikâyelerine uyarlamamız son derece yerinde bir iş olur.

Amerika diye bir ülke var ama Amerika diye bir ırk var mı?  Sorusu da çok anlamlı olur konumuz için.

Yaşamımı kısaca şunun için anlattım. Bir sorun eğer insan yaşamını birebir etkiliyorsa, yüzyıldır bir çözüme kavuşmamış olan Kürt sorunu da Kürt olan herkesin yaşamını etkilediği gibi benim yaşamımı da çok yakından etkileyerek allak bullak etmiştir. Eğer Kürt bir ailenin çocuğu olmasaydım, bu sorun belki de yaşamımı bu kadar etkilemeyecekti. Ömür hikâyemin yarısı Türkler arasında geçti. Dolayısıyla ben onların bu soruna nasıl baktıklarını,nasıl algıladıklarını çok iyi bildiğime inanıyorum…

 

2000’li yıllara kadar Türkler, Kürtleri hemen hiç tanımıyorlardı diyebiliriz. Devletin Kürtleri katı inkâr ve imhası sonucu Kürdistanda doğan silahlı isyan, sonrası yaşanan faili meçhuller, köy boşaltmalar ve zorunlu göçün doğurduğu çalkantı sonucu Türkler Kürtleri tanımak zorunda kaldılar. Ancak bu sefer haklarını vermek, kültürlerini tanıyıp ona göre adım atmak istemiyorlar.

 

Bu sorunu çözmek için yaşanan tıkanıklığın ana sebeplerinden biri de bu olsa gerek. AKP’nin çözüm söylemi tamda burada düğümleniyor… İslami gelenekten gelen biri olduğum için o cenahın Kürt meselesine bakış açılarına çok yakından aşinayımdır. Bu camia düne kadar bir dereceye kadar mazur görüle bilinirlerdi. Çünkü devleti onlar yönetmiyordu. Ama bu gün durum hiç böyledeğildir. Veaslamazur görülemezler. Zira Devleti en tepeden mahalle muhtarına kadar her kademede onlar yönetiyorlar. Devlet demek, onlar demektir artık.

Bu camianın çözüm argümanları, Osmanlının bile gerisine düşüyor. Çünkü Osmanlı emperiyal bir devletti. Halkın yerel değerleriyle uğraşmıyordu. Vergini verip padişaha kem söz söylemediğiniz müddetçe kimse size karışmazdı. Dolayısıyla yerel bir özgürlük söz konusu idi, demek mümkün.

 

Ama bu gün o şansımız bile yok. Gelişen iletişim, okullaşma ve teknolojinin yardımıyla otomatik yaşanan bir asimilasyon ve oto asimilasyon söz konusu. En ücra köşedeki bir Kürt çocuğu bile bu gün Kürtçe konuşamaz hale gelmiş durumda.

 

Anadolu ve Mezopotamya’nın kaybolan pek çok yerel formu gibi biz Kürtler de artık çok ciddi bir kayboluşla karşı karşıyayız. Çünkü bu günkü İslamcıların Kemalist devletin tekçi asimilasyon politikalarına ciddiye alına bilinecek hiç bir itirazları yok. Tam tersine, bunu din ile pekiştirerek tahkim etmeye çalışıyorlar.

 

Cumhuriyetin Kemalist tekçi devlet aklı, asimilasyon, katliam ve sürgünlerle kürt toplumunun sosyolojisini bozarak Kürtlerin yeni nesillerinde toplumsal bir hafıza kaybına yol açmıştır.

 

1900’lu yıllarda bu topraklarda Türkiye, ırak, suriye diye bilinen ne bir devlet ne de bir bölge adı vardı. Ancak bin yıllardır adı Kürdistan olarak kayıtlara geçen bir vatan, bir bölge, bir yer vardı. Ancak bu gün bu inkâr ediliyor. Kürt siyasetinin ana gövdesi ve Kürt aydınlarının bir kısmı nedense bunu hiç sorgulamıyorlar.

 

Kürt aydınları işgale uğramış bütün ülkelerin aydınları gibi bu gün üç guruba ayrılmış durumda:

1-Devlet ve iktidarlara göre kendilerini konumlandırıp toplumsal gerçekliklerinden kopan devşirme diye bileceğimiz aydın tipi.

 

2-Devlet iktidarının ürettiği şiddet sonucu aynı şiddetle kendilerini konumlandırıp sürgit devam edecek bir şiddete zemin hazırlayan, toplumsal gerçekliklerinden kopan aydın tipi.

 

3-Hakikat ve vicdanın diliyle toplumlarının kaderiyle bütünleşen, sorunlarına bu çerçevede çözüm arama azmi olan aydın tipi.

 

Kürt meselesi için sağlıklı bir çözüm iradesinin bu kesim içinden çıkacağı umudumuzu diri tutmaktan başka seçeneğimiz yok gibi. Bu çerçevede:

 

Kürt meselesinin kalıcı çözümü için:

 

1-Kürdistan coğrafyasının zor ve hilenin gücüyle 4-5 parçaya ayrılmış olduğu gerçeğinden yola çıkarak bu parçalar arasına döşenmiş mayın ve sınırların derhal ortadan kaldırılması gerekiyor. Bir parçadaki Kürt, öbür parçadaki Kürt kardeşiyle en doğal haliyle irtibat sağlayabilmeli.

 

Bu bağlamda Kürdistan’a ve içinde bulunduğu toplumsal havzaya uygun düşen bir statü gerek. Bunun adı Bağımsızlık mıdır, Federasyon mudur, özerklik midir, gevşek sınırlar mıdır bilemiyorum. Onu halk söylemeli. Bunun temel belirleyicisi Kürt halkının meşru karar ve iradesinden başka bir güç olamaz.

 

2-Kürtçe, Kürt bölgelerinde 1’ci resmi eğitim ve yaşam dili, az oldukları bölgelerde ise 2’ci resmi dil olarak yaşamın bütün aşamalarında ve alanlarında hayatlarına katılması gerekir.

 

3-Kürtler, şu anda Türklerin yaşamış oldukları bütün hakların konforuna kavuşması gerekir. Türkler neye sahip iseler Kürtler de ona sahip olmalılar.

 

4-Silahların susması konusunda devletin muhatabı sadece silahı kullananlardır. Bunun yolu da müzakeredir. Bunun için de her iki tarafında silahlarını susturmaları gerekiyor.

 

Kürtlerin temel haklarının müzakere konusu bile edilmesi ahlaki değildir. Ve bu konuda muhatap Kürtlerin bütün sivil yapılarıdır. Devletin Kürtlerin bir kısmını devre dışı bırakarak bu konuyu kapatmak gibi bir niyeti varsa bu çok tehlikeli bir niyettir. Kürtler arasında kapanması zor bir kardeş kavgasına yol açacak bir tutumdur. Kürtler böyle bir oyuna asla gelmemeli.

 

5-Kürt meselesinin görüşüldüğü çalışmalar tarafsız bir gözlemci hakem heyetinin nezaretinde yapılması şarttır. Ve bütün görüşmeler şeffaf bir şekilde yapılarak aynı şeffaflıkta kayıt altına alınmalı.

 

6-Devlet, insanların sorunlarını çözmeye çalışırken şiddet ve kan dökmeye ihtiyaç duymayacakları anayasal bir zemini hazırlamak zorundadır. Yoksa şiddetin önü alınamaz.

 

Bu metnin konuşmaya dökülen satır araları:

 

1-Devletin inkâr ve şiddeti PKK’nin şiddetini doğurmuştur. PKK, bir sonuçtur.Sebep değildir. Seyyit Rıza, Şeyh sait ve diğer kürt önderleri son derece dindar insanlardı. Ama onlara yapılan gayri insani muamele bu günkünden hiç de farklı olmamıştır.

 

2-Kürt sokaklarına kazılan hendekler halkı çok rahatsız ediyor. Ancak bunları ortadan kaldırmanın yolu şehirleri abluka altına alıp caddelere, sokaklara tank top sıkmak değildir. Huzuru sağlamak için operasyon iddialarınız var. Ancak vergilerimizle maaşlarını alan elemanlarınızın yazdıkları duvar yazıları, videolara yansıyan sözleri sizi her yönüyle ele veriyor. Türkün gücünü göreceksiniz. Bu devlet size ne yaptı ulan…..” sözlerinin hiç bir tevili olamaz.

 

3-Bir suçluyu veya şüpheliyi öldürmeden etkisiz hale getirmenin bin bir yolu vardır. Yeter ki, onları öldürmemek gibi temiz bir niyetiniz olsun. Bu halk kirli bir savaşı ve hiç kimsenin ölmesini istemiyor.

 

4-Kimse bu halktan PKK ve HDP’ye savaş açma hayalleri kurmasın. Çünkü bu halk devletin yüz yıldır devam eden zulmü olmasaydı başımıza bunlar gelmezdi diye düşünüyor. Ve devletin kendilerine dürüst bir şekilde sahip çıkacaklarına inanmıyor.

5-Hadi insanları öldürdünüz. Onların ölü bedenlerini parçalamak, elbiselerini soyarak çıplak bir şekilde teşhir etmek, arabaların arkalarına bağlamak, mezarlarını yıkmanın, ölmüş insanları mezarlarında bile rahat bırakmamanın hiçbir ahlaki ve insani gerekçesi olamaz.

6-Kürtlerin temel insani haklarının pazarlık konusu bile edilmesi ne ahlakidir, ne de insani.

 

7-Tarihi yüz yıl geriye sardığımızda bu topraklarda ne Türkiye ne Suriye ne de ırak diye bir devletin var olmadıklarını görürsünüz. Ama adı 1000 yıldır kayıtlara geçmiş bir Kürdistan coğrafyası var. Bu gün bu gerçek hiçbir şekilde konuşulmuyor.

 

8-Kürtler kendi aralarında kardeş kavgasını istemiyor. Diğer milletlerle de bu kavgayı istemiyor. Sadece haklarını istiyorlar.

 

9-Devlet ne doğru dürüst bir şekilde kürdü dinliyor. Ne de dediklerine inanıyor. Kürt ne derse desin o bildiğini okuyor.

10-Bizim aile olarak o zamanlar politik hiçbir tercihimiz olmamasına rağmen Koruculuk sisteminin bize çektirdiklerini kişinin yedi göbek kanlısı bile çektirmemiştir köyde ailemin sahip olduğu maddi her şeyi bize kaybettirdiler. Manevi çilemiz ise işin cabası.

Bu dram yüzünden en az on defa evimizi bir yerden başka bir yere taşımışızdır. Dağ başlarında naylon çadırlarda orman işçisi olarak bir yaşam sürmek zorunda kaldık. Biz ortalama yirmi beş yıldır bu koruculuk sisteminden muzdaribiz. Kaldırılsın istiyoruz… Başımıza gelmeyen kalmadı. Andımız kaldırılsın dedik. Mevcut tablo ortada.

 

11-Kürtlerin ana çoğunluğu hiçbir suça bulaşmamış. Ama tekçi devlet aklı ve güvenlik bürokrasisi nezdinde daima en azılı suçlu muamelesine tabi tutuluyor.

 

12-Ben daha çocukken bu devleti komutan sıfatıyla temsil eden karaktersiz emir sahipleri gözlerimin önünde güzel Türkçe konuşmuyor diye rahmetli babamın iki dişini birden kırdı. Sonra öğrencilik yıllarımda ve askerlikte benzer kaba dayak ve hakaretlere fazlasıyla tanık oldum.

Bu devletin milli eğitim sistemi yeni nesillere dayattığı ırkçı ve ötekileştirici paradigma ile yeni nesilleri adeta vahşileştiriyor.1984’te lise son sınıfta, batı illerinden bir sınıf arkadaşım,  en saf haliyle ve inanarak, bana Kürtlerin yamyamlar gibi insan eti yiyip yemediklerini sordu. Ben sadece ona acı acı gülerek kendisine coğrafya bilgilerimiz üzerinden vahşi hayvanların nerelerde yaşadıklarını ve bu ülkede tropikal ormanların hangi bölgelerde olduğunu sorarak ona doğru cevabı bulması için yardımcı olmakla yetindim.

Bütün bunları sineye çekmemizi bizden isteyenler ya bizi insan olarak görmüyorlar, ya da kendileri insanlıktan hiçbir şey anlamamışlar demektir.

 

13- Türk kendisine yapılmasını istemediğini kürde yapmasın.

 

14- Batı illerinde Kürtlere yönelik işlenen Linç girişimleri, şiddet ve yağma suçlarına devletin mahkemesi “Gençlerin milli duygularının kabarması ”diyerek beraat ettiriyor.

Peki, Kürtlerin de genci yok mu? Kürt gençlerinin de  milli duyguları yok mu kardeşim?...diye soralım, o zaman bakalım neler oluyor? Devlet yeni hukukunu etnik vurgudan bütünüyle arındırmalı.

 

15-Devletin en büyük hatası, Kürtlerin ihtiyacı olan şeylerin asla zamanında ve halkın istediği şekilde verilmemesidir. Devlet Kürtleri, hala kendilerine özgü bireysel ve kollektif bazı hakları olabilecek insanlar olarak algılayamıyor.

Kürtlere hak olarak yutturduğu bazı kırıntıları ise özü itibari ile onları insandan sayıp memnun etmek için değil, kendi müesses nizamının devamını sağlamak için veriyor. Bunu da büyük bir lütuf olarak başlarına kakıyor. Çünkü bu ülkede halı hazırda kürdün Kürd olarak varlığı hala yasak.

 

16-Kürtlerin ontolojisi (varlığı)ciddi bir tehdit altındadır. Kürtler, dillerini, kültür ve değerlerini gelecek nesillere artık aktaramıyorlar. Bu gün dağ başındaki üç yaşındaki Kürt çocuğu bile Türkçe konuşup Kürtçe konuşamıyor. Biz geleceğimizi kaybediyoruz.

 

17-Hayatta bütün sorunlar dürüstlük ve samimiyetle çözülür. Bu gün özellikle devlet ve pkk, neyi nasıl çözmek istedikleri noktasında kendilerini bir iç muhasebeye tabi tutsunlar. Çözüm veya çözümsüzlük kendiliğinden ortaya çıkar. Çözüm noktasında at izi ile it izi birbirine karışmış durumda.

 

18-Kürtler her neye sahip olmak istiyorlarsa bunun asıl karar vericisi Kürt toplumunun vicdanı ve özgür iradesi olmalı. Ne devletin, ne de tahkim edilmiş silahlı bir gücün bunu zora dökerek Kürde dayatmaya hiçbir hakları yok. Eğer bu topraklarda demokrasi diye bir kavramın varlığına inanılıyorsa o zaman Kürtler özgür ve rahat bırakılmalı. Ne istediklerine, nasıl yaşamak istediklerine onlar karar versin.

 

19-Yeni Diyarbakır Hava alanının ismi Şeyh Said Hava alanı olsun. Bu Şeyh Said, Seyit Rıza ve diğer Kürt liderlerinin itibarlarının iadesi olarak okunur. Devletin Kürtlere yüzyıllık, büyük bir özür borcu var. Bu borç, ancak Kürtlere haklarının iadesi ile ödene bilinir.

sedat doğan

 

22.11.2015/Amed

sedat doğan yazıları
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Siverek Belediyesinden İmar Planında Keyfi Uygulama
Siverek Belediyesinden İmar Planında Keyfi Uygulama
(GÜNCELLENDİ) Siverek'te Silahlı Kavga: 1 Ölü 2 Yaralı
(GÜNCELLENDİ) Siverek'te Silahlı Kavga: 1 Ölü 2 Yaralı