YARALI KÜRDİSTANIN SAHİPSİZ VİRANELİĞİ

Yazarımız Sedat Doğan Yazdı

YARALI KÜRDİSTANIN SAHİPSİZ VİRANELİĞİ
Advert

Bu gün Kürdistan’ın hangi köşesine bakarsanız bakın karşınıza bazen tap taze, bazen yüz, bazen de beş yüz veya bin yıllık yaraların izleri çıkar. Yıkık şehirler, virane köyler, sahipsiz evler ve mezar yerleri karşılar sizi. Bazıları sizi milattan öncesine götürür. Ama çoğu ise sizi hep günümüz tarihinde dolaştırıp durur.

Bu çerçevede bir şehrin, bir beldenin huzurlu, güvenli bir yer olup olmadığını ölçmek istiyorsanız, baktığınız o yerin, Cadde, sokak veya bulvarlarının ilan tabelalarına bakmanız yeterli galiba.

Bir yerde “kiralık veya satılık ev, dükkân, iş yeri arıyoruz “ ilanları çok ise bilin ki orası yaşamak için çokarzulanan bir yerdir. Yok, eğer adımbaşı “satılık veya kiralık ev veişyerleri” ilanlarıgözlerinizi alıyorsa bilinki insanlar, oradan kaçmanın bir yolunu arıyorlardır.

Söze neden biraz tarih sarmallı bir emlak bilgisiyle girdik? Onu izaha çalışalım. Son günlerde Diyarbakır’ın çatışmalı bölgelerinin hangi semt, mahalle, hangi cadde, sokak ve köşesine bakarsanız bakın yüreğinizin parçalandığını hissedersiniz. 

Çünkü o bölgedeki. İşyeri ve dükkânların çoğunun kepengi inmiş durumda. Üzerinde “kiralıktır “veya ” satılıktır” ilanı var.Evlerin camlarında veya bina cephelerinde de aynı şeyleri görürsünüz. Emlakların elden çıkarılmak istendiğini anlarsınız.
Yani bu demektir ki, şehrin sakinleri artık buraları terk etmek üzere. Çünkü bu şehirde yaşayan insanların yaşamlarıyla iç içe olması gereken Özgürlük, Huzur ve güven duygusunun içine edilmiş. Bu içine edilmişlik,  insanların yaşama dair temel haklarından birinci dereceden sorumlu bütün kesimler tarafından yapılmış.. Ve Diyarbakır mevcut haliyle acı ve travma yüklü bir sahipsizliği yaşıyor. Allah’tan başka hiç kimseye ne güveniyor ne de sığınabiliyor artık.

Rahmetli Tahir Elçi’nin şehadetinden bu yana şehrin yıkılmış bölgelerine hiç adım atmadım. Atamadım. Ayaklarım bir türlü götüremiyor beni oralara. Çünkü yüreğimin onca yıkımı kaldıramayacağını çok iyi biliyorum. Zira basına düşen videolardaki görüntüler dahi nefesimi kesmeye yetiyor. Ama en kısa zamanda bu yıkımın yarattığı acıyla yüzleşmek için mutlaka gezeceğim bütün o sancılı yerleri.

Kaldı ki yıkılan bölge halen yasaklı zaten. Giremiyorsunuz. Devlet ve hükümet bu süreçte İşlediği bütün ağır günah ve vahşetlerin izlerini, silmeye çalışıyor. Yangından mal kaçırırcasına, hummalı bir çalışmaya girmiş durumda. İdamlık görüntülerin delilleri mi karartılıyor şeklinde şüpheler düşürüyor insanın aklına... 

Bir yerlerin ”Toledo“ yapılması için illa da bir milletin, kadim bir şehrin binlerce yıllık hafızasının yıkılıp silinmesi mi gerekiyor? Hiç bir din, şeriat, hukuk ve vicdanın kabul etmeyeceği ağır günahların izleri ağır iş makinalarıyla silinmeye çalışılıyor şu anda. Ve hafriyat kamyonlarıyla Dicle’nin havzasına dökülüp gömülüyor. Tanımsız bir barbarlığın izlerini silmeye çalışanlara şunu sormak lazım. Evet, yıkılan yerlerdeki fiziki izler belki bir dereceye kadar silinebilir. Peki, insanın beyin ve vicdanına işlenen izleri nasıl sileceksiniz? Bunu hiç düşündünüz mü?

Cizre’yi, İdil’i, Gever’i, Nusaybin’i, Silvan’ı, Silopi’yi hiç gezemedim bu süreçte. Sadece Deriğe gittim bir ay önce. Her sokağı Tarih kokan o eski Derik ilçesinin yıkılmış virane hali insana ağır bir yürek spazmı geçirtiyor. Ağır silahlarla yıkıldığı anlaşılan Evlerin ve Sokakların halini, evlerden evlere açılan labirentleri gördükten sonra, içinizi anlatılması zor bir acı kaplar. Nutkunuz tutulur. Bu hali doğru tanımlayabilecek bir cümle kuramazsınız. Barbarlık,  Dehşet ve Vahşet bu hali tam olarak tanımlar mı bilemiyorum?
Bu yıkımı makul hiç bir kavramla izah edemezsiniz. Buna mukaddesat, Din, iman, Allah korkusu, vicdan, özgürlük, devletegemenliği, huzur ve güven gibi kavramlardâhildir. Hangisi ile izaha kalkışırsanız elinizde kalır. Geriye sadece tanımsız bir zalimlik, Barbarlık,  Dehşet ve Vahşet kalıyor.

Bir an için özgürlük kavramını sorguladım. Sonra bütün anlamlarıyla huzur ve güven kavramlarını sorguladım. Artık kemale ermiş bir insanın kavrayışıyla bu kavramları ve yaşadıklarımızı yan yana getirdiğimizde bu kavramların bu vahşeti ifadede çok cılız kaldıklarını gördüm. Birbirlerini yok etmek isteyen iki anlayışın kapışması belki tanımla biraz uylaşıyor ama yine de o hali tam olarak ifade etmekte yetersiz kalıyor.
Çünkü biri çok güçlü, diğeri zayıf. Zayıfın kendini savunmak gibi zayıf bir gerekçesi olabilir. Ama bütünbunlar neden her türlü çıkış imkânlarının bulunduğu, özgürlüğün kaleleri olarak tanımlanan dağlarda değil de çok yoğun bir sivilliğin yaşandığı, onca masumiyetin öldürülmeye müsait meskûn mahallerde, giriş çıkışlarının kontrol altında olduğu mekânlarda yaşanıyor sorusu sizi adeta bloke ediyor.
Zayıfı koruma duygunuz ağır bastığında özgürlük sadece ölmek, öldürülmek ve öldürmekle mi sağlanır, sorusu en ağır bir şekilde elinizi kolunuz bağlıyor. Ama güçlüolanın, insani-vicdani açıdan makul hiçbir gerekçesi yok. 

Bizim insani-vicdani duruşumuz kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin, hiçbir terörü asla onaylamaz. Ama her şeye terör kulpu takmak gibi bir ahlaksızlığa da asla düşmeyiz. 

Hendek savaşları yanlıştı. Yıkımdı. Bu halk şehirlerin, sokakların içine kurulan hendek ve tuzakları asla onaylamadı. Ama etraflarını saran yoğun asker ve polis ablukası yüzünden bunu barışçıl bir zeminde ortadan kaldırmaya da gücü yetmedi. Bu ülkede sivilliğin bir değeri olsaydı, belki de bu hendekler hiç bir yıkım ve tahribat olmadan ortadan kaldırılabilinirdi. Çünkü bir gerekçe ile kazıldılar, o gerekçe ortadan kalksaydı, varlıklarının bir anlamı kalmazdı.

Bu bağlamda bir polise –askere kurşun sıkmak veya bomba atmak terör ise eğer. Güya bunların önüne geçmek, en fecisi de vatandaşın “sözde bir huzur ve güveni için şehirlere tank ve toplarla girmek, sivillerin yer yurtlarını başlarını yıkmak, binalarda mahsur kalan insanları, velev ki terörist bile olsalar, diri diri yakmak. Öldürülen sivillerin cenazelerini bu kar-kışta günlerce sokaklarda bıraktırmak. Yaralı insanların yaşamak için en temel hak olan doktora, ilaca, suya ekmeğe erişimini engellemek. Aylarca süren ablukalarla insanları her türlü temel yaşam ve insani haklardan mahrum bırakmak da terörün hem anası hem babası değil midir? Bunu bir peygamber ordusu bile yapsa, insanlığın ortak vicdanında değişen hiçbir şey olmaz Ve bu hal, hem bütün insanlığın hem de Kürtlerin hafızalarında çok kirli bir politikayı diri tutmaktan öte hiçbir şeye yaramadı.

Sonra işin iç yüzünü biraz kurcaladığınızda bu çatışmaların öyle masum bir “ Huzur ve Güven Operasyonu”yla kamufle edilemeyeceğini anlıyorsunuz. Bu durumda bu kavramlar bütünüyle anlamsızlaşıyor. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde bu kadar acımasızca insan öldürülerek, insanların yer yurtları bu kadar ağır bir şekilde yıkılarak huzur ve güven sağlanamamıştır. Tam tersine bu tarz yıkımların yaşandığı topraklarda asırlarca süren huzursuzluk ve güvensizlik duygusu yaşanmıştır. 

Allah, Kitap, din, iman, insaf, Vicdan, Mukaddesat gibi kavramları bu işin içine bile katmak istemiyorum. Çünkü kattığımız vakit, bu kavramları tümüne yazık etmiş oluruz. Zira bu vahşetin boyutları bu kutsal kavramların hepsini aşıyor. Böylece elimizde sadece Barbarlık,  Dehşet ve Vahşet kalıyor.
Tarihi biraz incelediğinizde Kürtlerin dünyasında yaşanan bu olayların öyle tesadüfen gelişen olaylar olmadığını görüyorsunuz. İncelemelerinizi sürdürdüğümüzde kendinizi yüreği parçalı bir Kürdistan’ın, belki bin yıldır kanayıp duran yaralarının tam ortasında buluyorsunuz. 
Ve anlıyorsunuz ki bu yıkım ve yaralar ilk olmadığı gibi, belki son da olmayacaktır. Çünkü bu topraklarda Milattan önce ve sonrasında da benzer şeylerin yaşandığını görüyorsunuz. Semavi dinlerin(özellikle Hristiyanlık ve İslamiyet’in) zuhuruyla birlikte kurulan hanedanlık ve imparatorluklar zamanında da benzer şeyler yaşanıyor. Abbasi, Emevi, Selçuklu ve Osmanlı imparatorlukları zamanlarında da değişen pek fazla bir şey olmuyor. Özellikle Osmanlının yıkılışı sonrası Türkiye cumhuriyeti devletinin kuruluşundan bu yana bu yara ve yıkımların çok daha trajik bir boyut kazandığını görüyorsunuz.

Bütün bunlardanda anlıyoruz ki bu yaralar, sadece birkaç günün değil nerede ise bin yılların indirdiği darbelerin izlerini taşıyor. Ve yaşanan her şey gelip Kürdistan kavramında düğümleniyor. 

Çünkü tarih ve toplumun gelişim seyrine baktığımızda bu gün Ortadoğu’da 50 milyona yaklaşan dinamik, genç, üretken, birey ve millet olmaktan kaynaklı meşru hiçbir temel insani hakka sahip olmayan, nüfusuyla, geçen yüz yılın başlarında sömürgecilerin piyonları tarafından dört parçaya bölünmüş, her açıdan devlet olamaya müsait geniş coğrafi yapısıyla, zengin yer üstü ve yer altı kaynaklarıyla bir devlet ve bir ülke olmaya müsait ama işgalciler tarafından sürekli katliam, talan ve insanlık dışı yıkımlara maruz kalan, bu yüzden bu hakkı sürekliötelenen bir Kürdistan gerçeği ile karşı karşıyayız.

Bütün bu yaşananlara bu açıdan bakıldığında bu hendek mendek olgusunun sadece işin bahane kısmını oluşturduğunu görürsünüz… Ve Türkiye cumhuriyetinin yönetimine değil R.Tayyib Erdoğan ve A.Davutoğlu gibi dindar figürler, bir peygamber serisi dahi gelse, bu ırkçı yasaları ve bu tekçi anlayışı devam ettiği müddetçe Kürtlere yönelik  imhacı ve inkârcı tutumundan asla vaz geçmeyecektir. 

Şu anda çözüm süreci ve reformu getirileri gibi bazı cüzi kırıntıların cafcaflı sözlerle süslendirilerek, bir devrim havası ürünleri olarak bazı saf Kürtlere yutturulan her şey, sadece devletin ömrünü uzatmaya ve bütünlüğünü korumaya yönelik, Kürdistan hakikatinin üstünü örtmeye yönelik bir göz boyamaca oyunundan başka bir şey değildir... 

Bu devletin tırnakları yeri tuttuğu müddetçe Kürtlere hak namına saygı duyulur hiç bir şey vermeyecektir. Egemenlik hakkını Kürtlerle asla paylaşmayacaktır. Eğer bağımsız bir Kürdistan olgusu bile varlığının bir teminatı haline gelirse ona dahi evet diyecektir. Yoksa gerek tarihte gerekse bu gün yaptığı gibi, binleri, on binleri katletmekten hiç çekinmeyecektir. Her şeyi yakıp yıkmaktan çekinmeyecektir. 
Üstelik bunu yaparken çok sinsi ve akıllıca yapar. Fırsatını bulduğunda karşısındakinin her şeyine kelimenin bütün anlamlarıyla tecavüz eder. Ama mahkemeye çıktığında işin mağduru muhatabını işin faili haline getirip işin içinden sıyrılıp çıkar. Şu anda yaşadığımız dram tam da böyle bir şeydir.

Güya hendekleri, “Pkk’li teröristler” in hendeklerini imha ediyor. Ama ortaya çıkan görüntüler, Kürdistan’ın her şeyine resmen tecavüz ederek yerle bir ettiğini gösteriyor. Üstelik bununla da kalmıyor. Tank ve Toplarıyla yıktığı yerleri zorla kamulaştırıp ele geçirdikten sonra oralarda hukuken hak sahibi olan, olması gereken Kürtlerin sayısını en aza indirecek. Ardından Suriyeli veya diğer göçmenleri oralara yerleştirerek oraları bütünüyle Kürtlerden arındırma veya bu nüfusun homojenliğini bozma hesapları yapıyor.
Bu hesapları yaparken sadece bir değil birkaç hesabı birden yapıyor. Hem oraları Kürtsüzleştirme, hem de kendisi için birer rant alanına çevirmeyi düşünüyor. Yani bir taşla birkaç kuş vuracak. Böylece hem Kürt nüfus demografisini bozacak. Kürtler daha çabuk deformasyona uğrayıp asimile olacaklar. Hem de Kürtlerin yıkılan ev-barkları üzerinden devletin kasasına para girmiş olacak. Yani Kürdistan’da yürüttükleri kirli savaşın masrafı da kürdün sırtından çıkarılmış olacak.

Peki, bu devlet ve hükümet Kürt meselesinin tam da barışçıl çözümünü konuşurken, barış masasından falan söz ederken ve ortada her zamankinden daha ciddi bir risk yokken Kürtlere ve Kürt şehirlerine neden bu kadar barbarca davrandı? Buna bütünüyle konjüktürün dayatması diyebiliriz.

Çünkü yüz yıldır baskı ve zorun gücüyle parçalı halde tutulan Kürdistanın birleşme şartları çoktan oluştu. Arap-Saddam Baas faşizminin bütün zulüm ve kıyımlarına rağmen Irakta federe bir Kürt devleti kuruldu. Arap baharının çalkantısıyla karışan Suriye’de İşid’in bütün canavarlığına rağmen Suriye Kürtleri buna benzer bir yapı kurdular… İran Kürtlerinin hak mücadeleleri devam ediyor. Yani Kürdistan’ın parçaları artık bir araya geliyor.
İşte böylesi bir ortamda Kürdistan’ın hem coğrafya hem nüfus bakımından en büyük parçası, Türkiye’nin tahakkümü altında kalmış durumda. Sanırım son günlerde burada yaşanan kıyımın asıl nedeninin hendek olmadığı, hendek meselesinin neden bu kadar çok abartıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Türkiye’de Kürtlere dair yapılan her şey bu hesaba göre yapılıyor. Ve atılan her adım Kürdistan gerçekliğinin içini boşaltıp Kürtleri bu idealden vaz geçirme savaşı için atılıyor. Bu nedenle bazı Kürtleri sizler bizim dünya ahiret din kardeşimizsiniz ayaklarıyla ayartıyor. Bazılarını korucu-ajan yapıyor. Bazılarını terörize ederek öldürüyor. Bazılarının ise üzerlerine tankını-topunu sürerek korku ile çökertmeye çalışıyor…

Zaten günlük yaşamda kendilerine kürt olduklarını hissettirecek hiçbir şeye ne izin veriyor ne de tahammül gösteriyor. Onca yıldır koparılan bütün içi boş çözüm paketi gürültülerine rağmen, Güya Kürtçe yayın yapan    tv kanalı açmış. Yasal hiçbir dayanağı yok.  O da bir zamanların Sovyet komünizmi propagandasının temel aracı olan Moskova Radyosunun Türkçe servisi gibi veya Pravda gazetesi gibi yayınlarıyla devlet ve hükümet propagandası dışında dişe dokunur pek bir şey yapmıyor. 

Hasılı kelam Kürdistan tarih boyunca hep belalarla sarmalı durumda. Şehir ve toprakları hep yıkıma uğramış. Yaşadığımız bu son yıkım da bunlardan biri. Duamız odur ki bu yıkım, bu topraklarda artık zulüm ve vahşetin top yekûn yıkımına ve son buluşuna yol açacak. Ve bu mazlum milleti bütün bu belalardan, vartalardan kurtaracak. 

SEDAT DOĞAN

Sedat Doğan
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler