ABD/Rusya/Türkiye denkleminde Kürtlerin tercihlerindeki zorluklar
Feyzi ÇELİK

ABD/Rusya/Türkiye denkleminde Kürtlerin tercihlerindeki zorluklar

Kürt Siyasal Hareketi(KSH), Türkiye Kürdistan'ı ile Suriye Kürdistan'ında farklı bir politika yürütebilir mi? 2009'da çözüm süreci olarak adlandırılan süreç başladığında Arap Baharından henüz eser yoktu. PKK'nin silahsızlandırılmasının ve Kürt siyasetinin demokratik siyasete evrilmesinin koşulları var idiyse de o dönemde KCK adı altında yasal Kürt siyasetine yapılan operasyonlar bunun o kadar kolay olmayacağını gösteriyordu. Türkiye'nin Esad Suriyesi ile arası çok iyiydi. Görüşmeler yapılıyor, sınırlar açılıyordu. PKK'nin Suriye üzerinden sıkıştırılması çerçevesinde Suriye'de tutuklanan PKK'liler Türkiye'ye teslim ediliyordu.


Çözüm sürecinin Arap Baharından ve Suriye'nin bu hale gelmesinden önceki durumuna bakıldığında, Rojava gibi bir sorunun henüz olmadığı bir dönemde dahi Türkiye'nin çözümde samimi olmadığı 2009 Yerel seçimlerinden sonra KCK adı altında operasyonlara hız vermesinden anlaşılmaktadır. Her ne kadar AKP, bundaki sorumluluğunu Paralel/Cemaat'e yükleyerek sıyrılmaya çalışıyorsa da Cemaat'in devletten tasfiyesinden sonra çözüm süreci lafını dahi kullanmayışı durumun söylemlerden farklı olduğunu ortaya koyuyor.


Çözüm sürecinin 2012'de yeniden devreye girmesi, Türk Devletinin stratejik bir tercihi olmaktan çok Suriye ve Rojava'daki yeni gelişmeler karşısında taktik yaklaşımından öte bir anlamı yoktur. Bu dönemde Devletin BDP/HDP, Qandil, İmralı ve PYD'ye yaklaşımı konjonktürel ve taktikseldir. Türkiye'nin, Kürtler üzerinden Ortadoğu'da etkinlik kurma siyaseti iflas edince Türkiye, Kürt karşıtlığına geri döndü. Bu nedenle çözüm sürecinin bitmesinde Devletin mi KSH'nin mi etkisi daha büyüktür tartışmasının bir önemi yoktur. Bunun devlet tarafından bittirildiği kuşkusuzdur. Ancak konuya başka bir varsayım üzerinden tartışmak da gereklidir. Bu da HDP'nin Türkiyelileşme siyaseti başarılı olsaydı, Türk devletinin taktiksel yaklaşımı boşa çıkartılabilir miydi? HDP'nin 7 Haziran'da büyük bir başarı gösterip yüzde 13 oy alması bunun zeminini ne kadar oluşturdu?


KSH de Devletin yaklaşımına benzer bir yaklaşım içine girerek, devletin taktiksel politikalarına hizmet ederek, konuyu Türkiye'nin demokratikleşmesi üzerinden değil de, konuyu Ortadoğu, Güney ve Batı Kürdistan(Rojava)'daki jeopolitiğin bir uzantısı olarak bakmaya başladı. Bu yaklaşım, KSH'nin Türkiye ve Kürdistan'da kazandığı desteği kaybetmesine neden oldu. Türkiye solunun radikal/marjinal nüvelerinin desteği devam ederken laikinden liberaline kadar önemli kesimlerin desteğini kaybetti. Alevi toplumundaki ve İslami Kürt çevrelerindeki desteğin kaybı göz önünde bulundurulmalıdır. Ana akım medya desteği de köstek ve engellemeye dönüştü. HDP konusunda oluşmaya başlayan yasallıkta gedikler açılmaya başladı. HDP, önceki dönemlerde olduğu gibi kriminize edilerek, temkinli yaklaşımlarında değişiklik gösteren kesimlerin HDP'yi desteklerinde kırılma yaşandı.


Kendi siyasallığını Ortadoğu'daki gelişme üzerinden okumak, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet etti. Türkiye bunu kullanarak, devlet algısını daha fazla toplumun önüne koydu. Bu şekilde hem Türkiye Kürdistan'ında hem de Rojava'da savaşmak konusunda toplumun tepkisini minimalize etti. Bugün Sur'da, Silopi'de, Cizre'de yaşanan ihlallere karşı kayıtsızlık bunun sonuçlarından sadece biridir. Ağrı'da çatışma alanındaki askerlerin Kürt köylüleri tarafından kurtarılması, yine bir çatışmada kardeşini kaybeden bir Albayın devlete tepkisini gösteren haberler hatırlanırsa, demokratikleşme konusundaki toplumsal desteğin olduğu da not edilmelidir.


Geldiği aşama, yürüttüğü mücadele PKK'yi Ortadoğu'lu bir güç haline getirdi. Bir güç haline gelen PKK'nin KSH üzerinde etkin olması, işin doğasında olsa da, HDP Projesinin Türkiyelileşmesi karşısında bir süre sonra engelleyici bir role bürüneceği muhakkaktır. Güney Kürdistan'ı ve Rojava'yı bu günkü kazanımlarına bakıldığında bunların temeli, sona ermiş bir Irak ve Suriye gerçekliğine dayanmaktadır. Buna rağmen ne Güney'in ne de Rojava'nın kendi başına "bağımsızlık" sürecini tamamlamaları kolay gibi görünmüyor. Mevcut durumda Türkiye ve İran'ın engelleyici tavırları devam ediyor.


PKK'nin yürüttüğü bu politikaya karşında, HDP'nin misyonunu oynamayıp PKK'nin Ortadoğu'daki  siyasal pozisyonunun peşinden gitmiş olması, HDP'yi bir nevi politikasızlığa mahkum etmiştir. Türkiyelileşmeyi hedef alarak barajı aşan HDP, Demirtaş şahsında kazandığı başarıyı artırması bir yana daha da gerileme ile karşı karşıya kalmıştır. Bu da Türkiye'de olası demokratik siyaset zeminini sarsmış, MHP, AKP karşısında gerilemiş, CHP de yerinde sayarak daha fazla ulusallaşmaya doğru gitmiştir. Oluşan yeni tabloda, HDP'ye bağlı olarak oluşan muhalefet de etkinliğini yitirerek Erdoğan'ın hakim olduğu tek adama dayalı fiili başkanlık modeli giderek etkinliğini artırıyor.


Demokrasi ve mevcut Devlet yapılanmasına evrilmesi gereken Kürdistan ve Türkiye'deki güçlerin önemli bir miktarı devletin yanında Devleti'nin çöküşü konumundaki şaşkınlık karşısında devletseverleşti. CHP' de bunu görebiliyoruz durup dururken silahlı özyönetim modelindeki İsrail bütün uyarılara rağmen Buna devam ediliyor oluşum geri dönülmez bir duruma gelmiştir. Gelinen aşamada en iyi sabrı gösteren PYD oldu. PYD, her şeye rağmen Kobani'de yapılanın bir benzerini Türkiye'ye karşı yapmadı. Uluslararası dengeleri çok iyi gözetti. Kürt siyasetinde PYD ağırlıklı bir siyaset dönemi başlıyor.  Farklı küresel blokta yer alan ABD ve Rusya'nın PYD konusundaki olumlu yaklaşımları bunu kolaylaştırıyor.  


PYD nin açmazı IŞİD'in çekilişinden/atılmasından  sonra Esad'ın yeniden etkin hale gelişi PYD için en önemli tehlikelerden biri olarak görülebilir. IŞİD'in bölgedeki varlığı,  yabancı müdahalesini meşrulaştırdı. IŞİD'in Kürtlere saldırısı ve Kürtlerin IŞİD karşısında güçlü bir direniş göstererek, IŞİD'i yenebileceğini göstermesi doğrudan doğruya PYD için, dolaylı olarak PKK için meşruiyet alanı yarattı. Türkiye'nin kabul etmediği de budur. Bu nedenle, Türkiye, PYD'yi IŞİD'den daha tehlikeli olarak görüyor. Azez'de yıllardır etkinliğini kuran IŞİD veya diğer radikal İslamcı örgütlere sesini çıkarmayan Türkiye'nin Azez'e yakın bir yerde bulunan bir hava üssünün kontrolünü eline alan YPG güçlerine, Obüs saldırısı yapmış olması, Türkiye'nin tercih konusunda tercihini Radikal İslamcılardan yana kullanacağınının en önemli kanıtıdır. 17 Şubat tarihinde Ankara'da Hava kuvvetleri personeline yönelik bombalı saldırıda, Türkiye'nin, ciddi bir araştırmaya dayanmadan PYD/YGP'yi sorumlu tutması da bu amaçtan farklı değildir. Türkiye, Ankara saldırısını, YPG ile ilintileyerek Batı'nın özellikle ABD'nin, PYD/YGP karşıtı duruma getirilmesi amaçlanmaktadır. Bunu yaparken, elinde güçlü deliller de yoktur. Yüzlerce parçaya ayrılmış bir cesetten geri kaldığını iddia ettiği kimlik bilgilerinin gerçekten saldırıyı gerçekleştirene ait olup olmadığı belli değildir. Saldırıda ölenlerin kimliklerini dahi kısa sürede beliremeyen hükümetin, olaydan bir iki saat sonra faili belirleme girişimi, belirlenen ve kendisine atfedilen eylemle ilişkilendirmesi kuşkuları daha da artırmaktadır.
Ocak ayı içinde Riyad'da ilan edilen ve içinde Türkiye'nin de bulunduğu İslamcı ittifak, Batı'nın 5+1 devletleri aracılığıyla İran'la ilişkilerin geliştirilmesine karşı Sünni eksenli bir karşı çıkıştır. Bunun askeri yönünün olduğu da dikkate alındığında, ABD ve Rusya eksenlerinden farklı bir eksene dayalı olduğunu söylemek mümkündür. Rusya ve ABD için IŞİD, ortak ve öncelikli bir tehlike olarak görülürken, Sünni/İslami ittifak, IŞİD ve Radikal İslamcıları öncelikli ve ortak hedef olarak görmemektedirler. Suudi Arabistan için öncelikli tehlike İran/Şii iken, Türkiye için Kürtler/PYD/PKK olarak görünmektedir. Türkiye, NATO üyeliğini ön plana çıkartarak NATO üyesi olmayan Suudi Arabistan lehine bir sonuç çıkarmaya çalışmaktadır. Halbuki, Batı'nın İran'la ilgili olarak gündeme getirdiği Nükleersizlik anlaşması Batı için stratejiktir. Batı ve ABD için, İran'ın nükleer silah sahibi olmayışı önemli bir başarıdır. Aynı zamanda, PYD'nin IŞİD'e karşı önemli/vazgeçilmez bir güç haline gelmiş olmasının ABD'nin ve Rusya'nın çıkarlarına tezatlık teşkil etmeyeceğini anlamak da zor değildir. Türkiye'nin PYD ile ilişki geliştirmesine ne ABD, ne de Rusya karşı çıkmaz. Bu nedenle, Türkiye ABD'den en imkansız olan şeyi istiyor. O da ABD'ye, "Ya Türkiye, Ya PYD!" dayatmasında bulunmak. Öz olarak benzerlik olmasa da ABD ve Rusya'nın, Rojava'daki PYD'nin ve Kürt Kantonlarına bakışı, bu iki süper gücün İsrail devletine bakışına benzemektedir. Her ne kadar, İsrail Devleti ABD'nin bir parçası gibi görünse de Rusya da İsrail Devletini tanıyıp diplomatik ilişki geliştirmektedir. Demek ki, uluslararası ilişkiler bakımından Rojava kantonlarının hem ABD ile hem de Rusya ile ilişki geliştirmesinde ters bir durum yoktur


Rus uçağının düşürülmesinden sonra Türkiye NATO'ya koştuysa da, bu sorunda NATO bir taraf gibi davranmaktan çok, Türkiye'nin Rusya ile ilişkilerini düzeltmesi gerektiği üzerinde durdu. Bu da, bundan sonra Türkiye'nin NATO üyesi değilmiş gibi bir muamele görmesini beraberinde getiriyor. Ankara saldırısını  bu kapsamda ele aldığımızda "Türkiye'nin ABD ile mesafesi Neyse Rusya ile mesafesi de odur." Denilebilir. Deyim yerindeyse Türkiye NATO üyesi değilmiş" muamelesi görüyor. IŞİD'le mücadelenin  Rojava'nın korunması ile birlikte yürümemesi durumunda, ABD'nin planının başarı şansı yoktur. Bu nedenle, Türkiye'nin aynı anda hem Rojava karşıtlığı hem de IŞİD karşıtlığını devam ettirmesi mümkün değildir. PYD/YPG'yi geriletmek için, IŞİD karşıtlığına girmesi de mümkün değildir. ABD ise karasal destek gücü bakımından PYD/YPG ile Türkiye arasında tercih yapacak durumda değildir. Daha doğrusu, IŞİD karşıtlığı konusunda Türkiye'ye tam olarak güvenmemektedir. ABD'nin çabası, Türkiye Kürdistan'ında çatışmasızlığı yeniden tesis ederek, Türkiye'nin Rojava'ya müdahalesini önlemektir. ABD, PYD ile ilişkileri uğruna, İncirlik Üssünün imkanlarını kullanmamayı dahi göze almış durumdadır. Peki ABD, İncirlik benzeri bir üssü Irak veya Suriye'de kurabilir mi? Suriye'de İncirlik benzeri bir üs kurması hem zaman itibarıyla hem de bölge dengeleri nedeniyle kurması kolay değildir. Kurabileceği ve kullanabileceği en elverişli üs Irak Kürdistan'ındaki üsler olabilir. Türkiye-Irak Kürdistan'ı arasındaki ekonomik , ilişki ve zorluklar ile Irak Kürdistan'ı ile Irak merkezi hükümeti arasında var olan sorunlar Irak Kürdistan'ı üzerinde Türkiye/Suudi ipoteği anlamına geleceğinden dolayı ABD'nin tam kapasite ile Hewler üssünden yararlanmasını zora sokuyor. Ortadoğu'da düğüm Rojava'dan çok Irak Kürdistan'ında yoğunlaşmıştır. Türkiye, Irak Kürdistan'ı üzerinde yoğun bir baskı uygulayarak hem Kürt-ABD ilişkilerinin normalleşmesini önlemekte hem de Kürtler ulusal anlamda bir araya gelmelerini önlemektedir. Üstüne üstlük Türkiye'nin Irak ve Suriye'deki radikal İslamcı unsurları kontrol etmesi işi daha da içinden çıkılmaz bir duruma getiriyor. Türkiye/ABD ilişkileri bakımından zorluklar çok fazla. Bu düğümün çözümü, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin tavrına bağlıdır. Barzani, Türkiye ile girdiği patronaj ilişkileri nedeniyle kaybettiği prestijini geri alabilmek uğruna, Kürdistan halkının önüne sürekli olarak Bağımsız Kürdistan seçeneğini ileri sürmektedir. Bunu yaparken, olası Kürdistan ilanında Türkiye'nin desteğine umut bağlamaktadır. Ancak, son tahlilde Bağımsızlığına kavuşmuş Irak Kürdistan'ı Kürdistan'ın diğer parçalarına Büyük Kürdistan konusunda motivasyon ihtimali Türkiye'nin Irak'ta Kürdistan'ın kurulmaması için elinden geleceğini yapacağını gösteriyor. AKP Sözcüsü Ömer Çelik'in Şubat ayı başında yaptığı açıklama da bu yöndedir. Şu anda daha da ileri gidilerek, Türkiye elinde bulundurduğu parayı Irak Kürdistan'ına vermemek için bin türlü şartlar ileri sürüyor. Irak Kürdistan'ı ekonomik giderek siyasal krizle karşı karşıyadır. Bu ekonomik/siyasal krizin oluşunun en önemli nedeni Irak Anayasasının Kürtlere tanıdığı hakların kullanılmayışından ileri gelmektedir.


Irak Kürdistan'ında en gerçekçi yol,  Irak Anayasası çerçevesinde federal sistemin işler hale gelmesidir. Hali hazırda, merkezi Irak'ın Cumhurbaşkanlığının bir Kürdün uhdesinde oluşu, Irak federal sisteminin işlerliğini mümkün kılıyor. Böyle bir durumda, merkezi Irak yönetimi meşru bir devlet olarak kendi ülkesinde çıkan petrolün bedelini Türkiye'den isteyebilir. Türkiye'nin ödeme yapmaması durumunda uluslar arası tahkimi devreye sokabilir. Mevcut durumda bağımsız bir devlet olmayan Irak Kürdistan Yönetiminin Türkiye'den böyle bir talepte bulunması mümkün değildir. Irak Kürdistan yönetimi, Kürtlerin ulusal çıkarlarına her yerde karşı koyan ve karşı koyma kapasitesini yükselterek uygulamaya koymaktan çekinmeyen Türkiye'nin bu tavrını görerek, Anayasal kazanımları çerçevesinde Irak merkezi devleti çerçevesine geri dönmesi gerekmektedir. Irak'ın Türkiye'nin tam tersine gevşek merkezi yönetime sahip olması, Irak Kürtlerinin Irak genel siyasetini etkileme şansları da daha fazladır. Irak merkezi hükümetiyle ilişkilerini düzeltmiş bulunan Irak Kürdistan'ı IŞİD'le mücadeleyi de kolaylaştıracaktır.
Kaldı ki, Türkiye'nin IŞİD karşıtı koalisyonda ipe un serpme politikası, ABD'yi çileden çıkarmıştır. ABD'nin bu konuda Türkiye'ye güveni kalmamıştır. Irak devletinin hukuki garantörlüğü karşılığında Hewler üssünün İncirlik'e alternatif haline gelişi zorunlu olmuştur. Şu anda açık olarak görünmese de bunun olması kaçınılmazdır. Eğer bu konuda gecikme oluyorsa bu Türkiye'nin tavrından dolayıdır. Önümüzdeki süreçte Türkiye Irak Kürdistan ilişkileri bozma ile karşı karşıya kalabilir.


Irak Kürdistan'ı ile Türkiye'nin ilişkilerinin bozulması, dengeleri geri dönülmez bir şekilde Türkiye ve Suudi Arabistan'ın aleyhine döndürebilir. Radikalleşme veya Esad yönetimine yanaşma ikileminde bulunan ılımlı muhaliflerin desteği her iki ihtimalde de kopabilir. Gidişat bu yöne doğru gidiyor. Nitekim ABD ve Rusya arasında yürürlüğe konulan ateşkese, radikallerin dahil edilmeyişi, ılımlı muhaliflerin ise dahil edilmiş olmaları, ılımlı muhaliflerin Türkiye/Suudi Arabistan'dan kopabileceğini gösteriyor.  


Suriye'nin birleşik bir Suriye olarak kalıcı olmasının koşulları kalmamıştır. Hem ABD, hem de Rusya bu gerçeğin bilincindedir. Artık Suriye'de federasyondan söz ediliyor. Bu federasyonun kuzey ayağı Rojava'dan oluşuyor. Şam/Lazkiye'ye sıkışan Esad, sıkışıklıktan kurtulmak için Ilımlı muhaliflerle iktidarını paylaşmak zorundadır. Ayrıca, Irak'taki Sünni bölgesine benzer bir durum, Suriye topraklarının IŞİD'in fiili denetimine geçişiyle de sonuçlanabilir. IŞİD'le mücadele bir şekilde ileri bir zamana ertelenebilir. Türkiye ve Suudi Arabistan gibi güçler sınırlandırılarak, IŞİD'in izolasyonuna kadar fiili IŞİD iktidarı devam edebilir. Benzer bir durum zaten Musul'da devam ediyor. Rusya ve ABD, Musul modelinin Rakka benzeri yerlerde devamı için ses çıkarmamayı esas alabilirler. Yine IŞİD'in varlığı, bu güçlere inanılmaz bir meşruiyet alanı da yaratıyor.


Ateşkesle birlikte, IŞİD'in Irak'ta etkinliği daha fazla görünür hale geldi. Eylem yapmadığı gün yok gibi. Gelişmeler, IŞİD'in Suriye'deki etkinliğini yitirdiğini gösterebilir. Bu da IŞİD'in Musul ve Irak'a daha fazla yükleneceğini gösteriyor. Irak'a vurmak demek İran'a vurmak demektir. Irak daha fazla istikrarsızlığa doğru gömülecektir.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
ASIL HEDEF ERDOĞAN!
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler
Fettahlı'dan Siverek İçin Önemli Talepler